Site Menüsü

MEZARLIKTAKİ GÖLGE

MEZARLIKTAKİ GÖLGE Miyase Sertbarut
Altın Kitaplar Yayınevi, 2014 - 10 yaş ve üzeri - 152 sayfa 
Kapak ve iç resimler: Bekir Gürgen

Bu kitap Gülten Dayıoğlu Çocuk ve Gençlik Edebiyatı Vakfı 2013 yılı çocuk romanı ödülü almıştır. 


TADIMLIK: 

Kendal dört küçük kardeşiyle paylaştığı odanın penceresinden mezarlığa bakıyordu. Çünkü ağaçların arasında uzun boylu ve şapkalı birinin dolaştığını fark etmişti. Kesin Mumcu Nuran diye düşündü. Şu an kadını gördüğü yer akrabasının mezarına yakın değildi. Yoksa o da benim gibi gizlice mezarlık meyveleri mi topluyor diye düşündü. Ölü gözü toplama hikayesinin gerçek olamayacağını artık Kendal da biliyordu. Eskiden altın dişi olan ölülerin mezarlarının soyulduğunu annesi anlatmıştı. Ama şimdilerde altın diş yaptıran insan kalmamış. Akıl yürüterek kadının altın diş aramadığı sonucuna vardı. Peki ne? Geriye meyveler kalıyordu. Kendal ki çırpı bacaklarıyla, çırpı kollarıyla o ağaçlara yaz kış kova kova su taşırdı. Her seferinde çeşmeye on kez yirmi kez giderek... Ağaçlar da onu meyveleriyle ödüllendirirdi. Şimdi kendi taşıdığı sularla meyveye duran o ağaçlarda mahalleye yeni taşınan birinin hakkı olabilir miydi? Sinirlendi Kendal. Gidip o şapkalı kadına bunun hesabını soracaktı. Televizyonun karşısında kocaman gözleriyle şamatalı bir yarışma izleyen kardeşlerine baktı.

“Bahçeye gidiyorum, elma mı, erik mi? Ne istersiniz?”

Orası için kardeşlerine hiçbir zaman mezarlık dememişti. Bahçe demek hoşuna gidiyordu. Kardeşleri büyüyünce nasıl olsa öğreneceklerdi, onları şimdiden ürkütmeye ne gerek vardı?

Kardeşleri koro halinde bağırdı.

“Eriiik!”

Usulca çıktı evden. Annesi mutfakta bulaşık yıkıyordu ve babası kamyonla taşımacılık yaptığından yine şehir dışındaydı. Mezarlığın alçak duvarından atladı nemli karanlığın içine. İçeriye seyrek olarak serpiştirilmişti sokak lambaları. Çam ağaçlarının dalları yüzünden onlar da aşağıyı pek aydınlatmıyordu. Sağa sola bakındı, hareket eden bir gölge aradı. Yok. Sessizliğe kulak kabarttı. Geceleri meyve toplamaya çıktığı için mezarlıktaki her sesi kolay tanırdı. Bir çekirge zıplayışı duydu, bir sinek vızıltısı, uzaktan bir havlama, bir yaprağın yere düşüşü, kesik kesik bir baykuş ötüşü... Sonunda hassas kulağına uzun bir elbisenin hışırtısı geldi ve o hışırtıya doğru adım adım ilerledi.

Üç adım önündeydi uzun boylu şapkalı kadın ve elindeki torbada sanki üç kilo erik var gibiydi.

“O meyveler benim!”

Mumcu Nuran hayatı boyunca ilk kez bu kadar korkmuştu. Kendal’ın ince sesi, aksanlı Türkçesi, söylediği cümlenin o an yaptığı şeyle uzaktan yakından ilgisi olmayışı... Saç diplerine kadar terledi ve kaçarcasına beş adım attıktan sonra dönüp bakmayı akıl etti.

“O ağaçlara ben su veriyorum,” dedi çocuk.

“Kimsin sen?”

“Kendal.”

Mumcu Nuran karşısındakinin bir çocuk olduğunu, pek de hortlağa, hayalete benzemediğini, derdinin başka bir şey olduğunu anladı. Üç adım yaklaştı, Kendal iki adım geri çekildi. Cesur olmasına cesurdu ama bu şapkalı karanlık kadından yine de korkuyordu. Mumcu Nuran onunla daha önce de karşılaştığını anımsadı.

“Senin derdin ne?”

“Benim eriklerimi toplayamazsın.”

“Ben erik toplamıyorum.”

“Torbada ne var o zaman?”

“Hiiiç”

“Erik işte, benim meyvelerimi çalmışsın.”

“Mezarlık meyveleri kimsenin değildir!”

“Onları ben suluyorum.”

Mumcu Nuran bu çocukla çene yarışından vazgeçti.

“Senin olsun, benim ağaçlarla işim yok.”

Uzaktan annesinin sesini duydu çocuk.

“Kendaaal! Kendaaal!”

“Hadi annen çağırıyor koş.”

“Çarpılırsın inşallah!” diyerek annesinin sesine doğru koştu Kendal.