Site Menüsü

SINIFTA KALANLAR OKUL AÇTILAR


SINIFTA KALANLAR OKUL AÇTILAR

Çizmeli Kedi Yayınevi
96 sayfa 

KİTAPTAN TADIMLIK

Diyarbakır geride kalmıştı, güvercinlerimle beraber. Babam, kendinden önce göç etmiş akrabalarının bulunduğu bu kasabayı seçmişti. İzmir'in güzel, küçük bir kasabası. Hayalci bir adamdı babam, sessizdi, bizi severdi. Topraklarımızdan, dağlarımızdan sökülüp gelişimiz onun hayalleri yüzündendi. Tek bir hedef koymuştu önüne:

“Siz bizim gibi olmayacaksınız.”

Şimdi büyüdüğüm için biliyorum bunun nasıl acı bir söz olduğunu. Bize dünyanın başka türlü de olabileceğini göstermek istemişti. Ama işte getirebildiği yer yine kendisi gibi insanların olduğu, akrabalarımızla dolu bu mahalleydi.

“Burada belki sıkıntı çekeriz; ama eskisinden daha tok, daha güvenli yaşarız. Hem amca çocuklarıyla aynı mahalledeyiz. Yalnızlık çekmeyiz.” dedi ilk akşam. Avludaydık, karanlıktı, yükümüzü daha taşımamıştık iki oda evimize.

Babam gökyüzüne çevirdi yüzünü, sonra bize döndü.

“Bakın aynı hava, aynı yıldızlar burada da var.”

Oysa yeryüzü benzemezdi ki gökyüzüne. Yukarıda başka kurallar vardı, burada başka. Orda denge vardı, burada dengesizlik. Hem yıldızlar acıkmazdı bizim gibi, eskimezdi ayakkabıları; yıldızlar “şu çocuk ne biçim konuşuyor” diye itip düşürmezdi yanındakini. Özlemezlerdi de geldikleri yerleri. Ben özlüyordum, kardeşlerim de öyle, en çok da annem. Babam belli etmezdi, bütün duygularını gizlediği gibi özlediğini de gizlerdi.

İlk akşam en çok köyde bıraktığım güvercinlerimi özledim. Götüremeyiz, demişti babam. Ninemle kaldı kuşlar. Ninem nasıl bakacak onlara? “Bakarım, merak etme, gözün arkada kalmasın.” diye yalan söyledi bana. 


BirGün Gazetesi Kitap eki, sayı: 143, 7 - 20 Mart 2014  -  
Sevda Müjgan Yüksel

Satacak bir karış toprağının bile olmadığı memleketlerinden (Orası Diyarbakır’da bir köydür.) Yatağını, yorganını, tenceresini, tüpünü alıp göç eden bir aile… Baba oğluna döner, “Bak Levo, yerimizi yurdumuzu bırakıp geldik buralara.”der. Buralar, İzmir’de bir kasabadır. Çünkü Levent, arkalarında kalan köyde değil, bu kasabada iyi okullara gidebilme olanağı bulacaktır. Bu, iyi bir mesleği olacak demektir. Bu, “sen bizim gibi olma” umududur.

“Sınıfta Kalanlar Okul Açtılar” çocuk okurlarını bu umudu yüklenmiş Levent ve arkadaşlarıyla tanıştırır. Ancak Levent, okumayı umduğu iyi okulların Diyarbakır’ın bir köyünde var olmadığı gibi İzmir’in bu kasabasında da bulunmadığını anlamakta gecikmez. Çünkü karşımızda, yazar Miyase Sertbarut’un da dikkat çekmeye çalıştığı gibi Diyarbakır’da ya da İzmir’de yaşamaktan öte bir eğitim/öğretim sorunu vardır. Anne babaların, öğretmenlerin, en önemlisi bu ülkenin eğitim öğretim hayatı üzerinde söz sahibi olanların çözmek zorunda oldukları bu sorun, karşılarında bir dağ gibi durur.

Bu dağı aşmak adına küçük de olsa bir adım atmayı dileyenler “Sınıfta Kalanlar Okul Açtılar” kitabının sayfalarından içeriye girebilirler.

Yoksulluğun “susan insan” anlamına geldiğini sanan Levent’in babası, üçüncü sınıftan dördüncü sınıfa geçen oğlunu, yeni okuluna kayıt ettirmek için daha okula adım attığı ilk gün, müdür yardımcısının kaba tutumuyla karşılaşır. Suçu, “Oğlanın adı ne?” sorusuna “Levo” yanıtını vermiş olmasıdır. “Levo ne demek? Levent mi demek istiyorsun? Nerde, nasıl konuşacağınızı öğrenemediniz gitti!” (s.6) 

Levent’in içinde, kendisini nereye savuracağını bilmediği bir öfke o gün büyümeye başlar. Köyünü, güvercinlerini, ninesini… özledikçe biraz daha büyür. Oysa onun özlemle andığı o köy, sınıf arkadaşlarının çoğunun gözünde “dağ”dır, onlarsa “kıro ve mal”.

Küçük çocuk, kendisini dışlayan bu okula alışamaz. “Nerde ahmak var, benim sınıfa doldurmuşlar.” diye dert yanan öğretmenini sevemez. Derken sınıfta kalacağı korkusu içinde büyümeye başlar. Birinci sınıftan beri ona “Okul yuvadır” diyenlerin yalan söylediğini anlamıştır. Öfkesi artar.

Birazı memleketten getirilen, birazı kasabalıların kullandığı, birazı televizyondan yayılan sözcüklerin birbirine tutunarak dil olmaya çalıştıkları, bir türlü düzelmeyen, yamalı bir bohçaya benzeyen bir Türkçe vardır Levo'nun çevresinde. Öğretmenini anlamaya çalışır, anlayamaz. Kitap okurken de aynı sıkıntıya düşer. Üstelik konuşma biçimiyle de alay edilir. Başka bir dilin içine doğmuşken bambaşka bir dille büyümeye ve anlamaya çalışırken ayakları nasıl takılmayacak, sendelemeyecek, hatta düşmeyecek, bilemez.

Eski ayakkabılarını ne kadar silerse silsin onların parlamadığını fark ettiğinde, pantolonu, önlüğü yıkanmış da olsa onların kirli gibi göründüğünü anladığında, hızlı okumaya çalıştığı zaman sözcükleri şaşırdığında, düzgün yazmaya çabaladığında kalemi kırıldığında, öğretmeni onu sınıfın en arka sırasına oturttuğunda öfkesi yüreğinde taşkınlaşır.

Öğretmeni, arkadaşı Celo’yu babasına “Kafası bir şey almıyor. Duvar, bildiğin taş duvar.” diye çekiştirir. O günden sonra babası Celo’yu okuldan alıp bir pidecinin yanına çırak verir. O an öfkesi artık Levent’in yüreğine sığmaz. Çünkü öğretmeni bilmez ama o, Celo’nun yeteneklerini bilir, güzel resim yaptığını, iyi ıslık çaldığını, hayvanlarla arasının çok iyi olduğunu… 

Yıl sonu böyle böyle gelir de arkadaşı Yılo, sınıfta kaldığında evde kendisini bekleyen dayağı düşündükçe ağlamaya başlar. O ağladıkça… Öfke, hep öfke…

 Sonra… Ne olur bu çocuklara? Ne gelir ellerinden? Mücadele edilmesi gereken bunca şeyin karşısında ne yapabilirler? El ele verir, okul açarlar. Onlar tembel, aptal, kalın kafalı olmadıklarını bilirler. Yalnızca uygun koşullarda yaşayamayan çocuklardır. Bunu bilirler. Kurduklar okul içlerindeki öfkeyi dindirir. Başka çocuklar olmanın yolunu bulurlar.