Site Menüsü

ÇÖP PLAZA

ÇÖP PLAZA - Miyase Sertbarut



Yazar       Miyase Sertbarut

Türü         Roman

Temalar   Dayanışmak , Gelir çatışması , Kent yaşamı , Kentsel dönüşüm

Yaş Grubu           10 Yaş , 11 Yaş , 12 Yaş , 13 Yaş , 14 Yaş , 15 Yaş

Sınıf         4.Sınıf , 5.Sınıf , 6.Sınıf , 7.Sınıf , 8.Sınıf

Baskı Detayları    13,5 cm X 19,5 cm, 152 sayfa, enso



Yoksulluğu, edebiyat yoluyla anlayabilmek için…

Farklı edebi türlerde pek çok eser veren ödüllü yazar Miyase Sertbarut’tan, gerçeğin hayalle kol kola yürüdüğü hüzünlü ama umut dolu bir yoksulluk serenadı: Çöp Plaza

Miyase Sertbarut, yaklaşık bir buçuk yıl kadar üzerinde çalıştığı bu kitabında, daha önce hiçbir yazarın kâğıda dökmeye cesaret edemediği tehlikeli ve pis kokulu sulara doğru götürüyor kalemini. Çöp Plaza, birbirinden apayrı iki dünyanın resmini çiziyor okurlarına. Bir yanda kentli seçkinlerin yaşadığı, kuşların, böceklerin bile ziyaret edemediği, daima steril ve korunaklı Elit City, öteki yanda zenginlerin çöplerini toplayarak günlük ekmeklerinin peşinde koşan insanların yaşam savaşı verdiği Gülova Mahallesi. En tepedekiler ve en aşağıdakiler… Birbirlerine yakın bölgelerde yaşam sürmelerine rağmen birbirlerinin hayatlarına teğet geçen insan manzaraları…

Çocuklarını her türlü tehlikeden koruyarak yapay fanuslar içinde büyüten Elit City sakinlerinin çocuklarının sağlıkları büyük tehdit altındadır. Bağışıklık sistemleri çökmeye başlayan çocuklar yüksek yaşam standartlarına rağmen bitkin ve hastadır. Bunun üstesinden gelebilmek içinse tek bir çare vardır: kan nakli. Peki ama kimlerin kanı bu hastalıklı çocukların derdine deva olacaktır? Elit City başhekimi ve çocuk kliniği şefinin yaptıkları adice bir planla gereken tedavi yöntemi bulunur. Çözüm iki kilometre yakınlarındaki Gülova Mahallesi’nde saklıdır ve bu tedaviyi uygulayabilmek için mahalle çocuklarının yardımına ihtiyaç vardır. Yiyecek yemeklerini bile çöpten çıkaran bir mahalle halkının çocuklarıyla böylesi bir tedavi yönteminin nasıl bir ilişkisi olabilir? Yasa dışı yollarla başlatılan bu tedavi ne şartlarda uygulanacaktır? Söz konusu tedavinin Gülova çocukları üzerindeki yan etkileri araştırılmış mıdır?..

Gerçeğin hayalle, insanlığın kötülükle mücadelesini gözler önüne seren Çöp Plaza, iki ayrı insan topluluğu arasındaki değişiklikler üzerine farkındalık kazanmamıza önayak olarak, hayati bir soru üzerinde de düşünmemizi amaçlıyor: “Herkes beladan kaçarsa, bela büyümez mi hiç?”

Yazar, kitabını ütopik bir finalle mutlu bir şekilde sonlandırmaya gayret etse de, gerçek peşini bırakmıyor ve hayatın acımasızlığı hakikati kulaklarına haykırarak düşlerinde kurduğu imkânsız bir yaşamın aslında var olamayacağını hatırlatıyor.

Yine de yaşam oldukça ümit vardır. İleride bir zamanda, nice Fıratlar ve Berkler ellerinde renkli çerçeveli büyüteçleriyle bir yerlerde buluşabilirler. Kim bilir belki…

KİTAPTAN TADIMLIK

Dışarıdan gelen demir takırtıları arttıkça televizyondaki
çizgi filmin sesini duyması zorlaşıyordu. Çocuk, eski televizyonun
sesini biraz daha açtı.
Annesi mutfak olarak kullandığı bölmeden bağırdı:
“Fırat! Kapat televizyonu, babana yardım et.”
En sevmediği cümle buydu Fırat’ın: “Televizyonu kapat!”

Bu evde en sevilmeyen ama en fazla işitilen cümle.
Ev mi? Burası sahiden ev miydi?
Resim dersinde öğretmen, evlerinin resmini çizmesini
istemişti. Fırat çizimini tamamlayıp kâğıdını öğretmenin
masasına koyduğunda şaşırmıştı adam.
“Bu ev resmi mi?”
Evet, Fırat’ın çizdiği ev resmiydi. Kırmızı kiremitler dö-
şenmiş bir çatısı yoktu, pencereleri yoktu, rüzgârda tatlı bir
esintiyle salınan perdeleri yoktu. Bacasından çıkan dumanı
yoktu, bacası da yoktu. Bakımlı bir bahçesi yoktu, bah-
çe duvarı da yoktu. Bu evin kapısı bile yoktu.
Fırat’ın çizdiği ev şöyleydi:
Birtakım uzun demir borular, araba kaportasına benzeyen
bir yükselti. Üst üste yığılmış otomobil, kamyon
lastikleri, variller, bisiklet tekeri, hemen onun yanında
yamuk bir kanepe, onun arkasında üst üste sıralı briketler.
Briketlerin üzerine yığılmış uzantılar, yuvarlaklıklar,
birtakım şekilsiz parçalar, tenekeler, balya balya kâğıtlar,
çuvallar, hurdalar, hurdalar…
“Ev nerede oğlum?” diye sormuştu öğretmen.
“Evimiz bu…” diye fısıldamıştı Fırat.
“Böyle ev olur mu? Bak arkadaşlarının kâğıdına da
gör.”
Fırat ön sıraya, arka sıraya, yan sıraya baktı şöyle bir.
Evet, onlar ev resmi yapmıştı, ama kendi evlerini yapmamışlardı.
Hiçbiri öyle bir yerde yaşamıyordu. Kimsenin
öyle bir çatısı yoktu, kimsenin çiçekli bahçesi yoktu, kimsenin
panjurlu penceresi yoktu. Onların mahallelerinde
ne eve benzeyen ev, ne yola benzeyen yol vardı.
“Onlar kendi evlerini çizmemişler ki öğretmenim, televizyonda
gördükleri evleri çizmişler.”
Öğretmen bu yanıtı beğenmedi. “Otur yerine!” dedi
azarlarcasına. Var olanı değil, olması gerekeni istiyordu
öğretmen. Ev demek sıcaklık demekti; bahçede çiçekler,
bacada duman, pencerede kedi demekti. Öyle çizilmeliy
di. Kendisi Hıdırellez’de gül ağacının dibine ev resmi çizmişti
ve şimdi artık bir evi vardı. Demek ki işe yarıyordu
bu yöntem.
Fırat’ın gül ağaçlarıyla, Hıdırellez düşleriyle işi yoktu.
Ne yaşıyorsa onu görür, onu anlatırdı. Arkadaşından
ödünç aldığı resim kâğıdına da işte içinde yaşadığı hurdaları
çizmişti.
Babası bağırdı evin avlusundan:
“Fıraaat! Gel oğlum sana bir büyüteç buldum. Çerçevesi
yeşil!”
Şimdi ev, gerçekten de ev olmuştu. Televizyonun kumandasını
fırlattı, yayları kırık eski püskü koltuğa. Kapı
niyetine kullanılan eski dolap kapağını ittirip dışarı fırladı.
Babası el arabasındaki hurda demirleri avlunun bir köşesine
yığmış, elindeki yeşil büyüteçle kendisini bekliyordu.
Oğlunu yavru bir köpek gibi sevinçle kendine koşarken
görünce büyüteci ona çevirdi. Bir çeşit kameramandı sanki.
Büyüteç ona bulanıklıktan başka bir şey göstermese de
oğlunun heyecanını gayet iyi görüyordu. Kendi çocuklu-
ğunun sisleri arasından bakarak anlıyordu oğlunun içindeki
coşkuyu. Yamuk kanepenin altındaki kutuda biriken
büyüteçlere yeni bir arkadaş gelmişti.
Babasının elinden kaparcasına aldı bu yeni hazineyi Fırat.
Zıplayıp durdu toprak avluda. Oğlunun sevincini görmek her şeye değerdi adam için. Onun elini kolunu sallayışı, yüz hareketleri, koşarken yalpalayışı, bir köşeye çekilip ağlayışı kendi çocukluğundaki bazı anı kareleriyle birebir örtüşüyordu. Hakkâri’deki köylerinde babasını beklerken, babası kır atıyla görünür olduğunda o da koşar, koşardı... Atın burnundan çıkan yorgun ve sıcak soluk

yüzüne çarptığında sanki bahar gelirdi, yaz gelirdi. Adam
yay gibi gövdesiyle eğilir, kendine uzanan ince kolları yakalar,
yukarı çekerdi. Şimdi Fırat nasıl gülüyorsa kendi de
o zamanlar işte böyle gülerdi. Babasının şişkin cebinde
kırmızı helva olduğunu hayal ederdi. Ve babası elini cebine
götürdüğünde dünyanın en mutlu çocuğu kendisiydi.
Fırat, babasının zihnindeki anılardan habersiz büyü-
teçle önce kolundaki kılları inceledi. Sonra yerden bir
kuru yaprak alıp üzerindeki çizgileri, kırıkları, renk tonlarını
inceledi. Evet, bu da diğerleri gibiydi. Keşke daha bü-
yük gösterseydi diye geçirdi içinden. Şu televizyonda gösterilen
belgesellerdeki gibi görmek istiyordu Fırat. Hani
mikropları, bakterileri kocaman gösteriyorlar ya, işte öyle
göstersin istiyordu. Kendi gözünün ve büyüteçlerin sınırlı
algısına kızıyordu. Yine de farklı renkteki çerçevesiyle ve
çatlaksız camıyla koleksiyonu için iyi bir parçaydı.
“Kaç tane oldu?”
“Yedi…” dedi gururla Fırat.
Babası onu kızdırmak istedi.
“Yirmi olunca toptan satalım.”
Elindeki büyüteci hemen arkasına sakladı Fırat.
“Hayır! Onlar hiç satılmayacak.”
“Ya satılır, ya atılır… Böyledir bizim işler.”
“Onlar benim, kimseye vermem, sattırmam da.”
“Yakında usanırsın oğlum, usanırsın.”
Murat iki tekerli arabasını ıhlaya tıslaya avluya çekti-
ğinde baba oğul arasındaki satardım, satamazdın oyunu
sürüyordu. Murat’ın arabası kendi boyundan iki karış daha
yüksek, atık kâğıt toplama aracıydı. Bir tür el arabası. Arabanın
dev çuvalı tıka basa kartonla, gazetelerle, dergilerle
doluydu. Altı yedi saattir sokak sokak dolaşmıştı. Uğradığı
marketlerin depo kapılarında beklemiş; salçalar, yağlar,
şekerler, makarnalar, pirinçler mukavva kutulardan boşalır
boşalmaz kapmıştı ambalajları.
Gofretler, şekerler, çikolatalar boşaltılırken yutkunmuş-
tu. Şu torbalardan biri patlasa diye geçmişti içinden. Ama
market çalışanları öyle dikkatliydiler ki bir gün bile böyle
bir kazaya neden olmuyorlardı. Belki de şeker, çikolata
ambalajlarını daha sağlam yapıyorlardı fabrikada. Yırtılıp
dökülse bile çalışanlardan ona kalmazdı herhalde. İçeriye
taşıyıp orada kendileri yiyor olmalıydılar. Bir kez yalnızca
iki badem şekeri bulmuştu aldığı bir kolinin içinde. Bu iki
badem şekerinin tadı, yeniden böyle bir sürprizle karşı-
laşabileceği umudunu hep canlı tutuyordu. Çünkü tatları
unutulur gibi değildi.
İşte o gün avluya girdiğinde Murat için badem şekeri
bulunamamış bir gündü. Kardeşinin elindeki büyüteci
görünce kızdı. Belki de kızgınlığı dikkatli çalışan market
görevlilerine ve paketleri sağlam yapan fabrika işçilerineydi.
Ama insanların çoğu gibi o da öfkesini kolay ve
yakın noktaya yöneltti.
“Ne yapacaksın onu? Bu mahalleden bilim adamı çıkmaz
oğlum, hiç heveslenme!”
“Koleksiyonum var benim.”
“Pöh, ayranı yok içmeye…”
Babası girdi araya.
“Karışma çocuğa… Biriktiriyor işte.”
Fırat rahatladı. Demek ki babası büyüteç koleksiyonunu
satmayacaktı. Daha biriktirebilirdi.
“Biriktirmek zenginlerin işi!” diyerek avludaki eski paslı
yağ tenekesine bir tekme attı Murat. “Bizimki kargaların
boncuk biriktirmesine benzer.”
Tekmelenen teneke tangırtıyla yuvarlandı. Annesi sesi
duyup pencere niyetiyle açık bırakılan briket boşluğundan
avluya baktı. Öfkeyi dindirecek en iyi cümleyi biliyordu
kadın:
“Aç mısın oğlum?”
Yiyecek ne var der gibilerden baktı Murat. Yiyecek iyi
bir şey varsa açtı tabii. Annesi bu bakışı iyi bilirdi.
“Tavuk var…”
Babası güldü.
“Ben sabah yedim o tavuktan, hâlâ ölmediysem demek
ki bozuk değil.”
Bu mahalledeki pek çok kişi gibi bir önceki gün büyük
marketin atık bölümünde bir saat beklemiş ve sonunda
son kullanma tarihi geçmiş tavuklardan iki tane alabilmiş-
ti adam. Biraz kokuyordu, ama karısı tuzla biberle öyle bir
harmanlıyordu ki kötü koku kaybolup gidiyordu.13
“Yerim,” dedi Murat.
Yeni aklına gelmiş gibi seslendi adam karısına.
“Feride nerede? Görünmüyor.”
“Plazaya gitti,” dedi kadın.
“Ya ben sana gönderme oralara demedim mi? Çöp
möp karıştırtmazlar orada. Bu güvenlikçilerin ne yapacağı
belli olmaz.”
“Yalnız gitmedi, üç beş kız giyinip kuşandılar. Öyle temiz,
düzgün görünce bir şey demiyorlarmış.”
Murat da öfkelendi kız kardeşinin “plaza” denilen yere
gitmesine.
“Onlar adamı yürüyüşünden bilir anne. Temiz giyinmekle
değişmeyiz biz. Kaşından gözünden bilirler, elinden
kolundan bilirler bu mahalleden geldiklerini.”
Annesi tavada ısıttığı tavuk parçalarını yarım ekmekle
getirip masaya koydu.
“Nasıl bilirlermiş? Alnında mı yazıyor Gülova
Mahallesi’nden diye. Allah Allah!”
Murat kendinden emindi.
“Alnında yazıyor anne, hatta senin de alnında yazı-
yor. Hakkâri’den kaçmış, Ankara’da çöplüğe düşmüş diye
yazıyor.”
Babası bir sandalye çekip geçti oğlunun karşısına.
“Annenle düzgün konuş, keyfimizden gelmedik. Köy
mü bıraktılar, hayvan mı bıraktılar, ev mi bıraktılar… Aç-
lık belasına geldik buralara. Hem sen adam olaydın da
liseye gideydin, düşmeyeydin çöplüğe. Hadi biz o fırsatı
kaçırdık, ya sen? Sen gönüllü girdin batağa.”
Bu konuşmalar sık sık yaşanırdı yoksul mahallenin yoksul
avlusunda. Hemen hemen diğer yıkık dökük evlerde
de benzer konuşmalar olurdu. Murat her zaman verdiği
yanıtı verip tavuğu iştahla ısırdı.
“Çalışmak daha iyi, liseye gidince ne olacaktı? Ha ne
olacaktı? Hiiiç… Ya pazarcılık yapacağım ya güvenlikçi
olacağım? Pazarcı olacaksam liseye gitmeme gerek var
mı? Güvenlikçi olmayı da zaten ben istemem. Bin liraya
canımı ortaya koyup zenginin canına mı siper olayım?
Canlarını, mallarını korumak için verdikleri paraya bak!”
Murat o gün yemekten sonra avlunun bir köşesindeki
hurda yığınına yöneldi. Arada kalmış paslı bir reklam tabelasını
güçlükle çekip çıkardı. Gözüyle ölçtü biçti; evet,
işe yarardı. Yarım boyaları koyduğu tahta sandığın başına
gitti. Orada kırmızı boya olduğunu biliyordu. Aldı kutuyu;
evet, yeterince boya vardı içinde. Bütün bunlar onun ve
babasının topladığı atıkların içinden çıkıyordu. İçi epeyce
dolu olanları pazara götürüp satıyorlardı, bazen satmaya
değmeyecek kadar boya oluyordu içinde, alıcı da çıkmazdı
öylesi kutuya. Bunlar evde kalıyor, gerekince kendileri
kullanıyordu. Eğildi sandığa Murat bir de sarı boya buldu
kutunun içinde. İşini görürdü bu kadarı.
Önce kırmızı boya ile tabelanın tamamını boyadı. Kurumasını
bekledi, ama yeterince sabrı yoktu. Bu nedenle
yeterince kurumamış kırmızının üzerine sarı boyayla
“ÇÖP PLAZA” yazdı. Alttaki kırmızı boya sarı ile biraz
karışmış ve ortaya alacalı harfler çıkmıştı.
...............