Site Menüsü

SİL BAŞTAN AŞK

SİL BAŞTAN AŞK - Miyase Sertbarut




Yazar       Miyase Sertbarut

Türü         Roman

Temalar   Aile ilişkileri , Duygusal yaklaşımlar , Sanat sevgisi

Yaş Grubu           12 Yaş , 13 Yaş , 14 Yaş , 15 Yaş

Sınıf         6.Sınıf , 7.Sınıf , 8.Sınıf , Lise

Baskı Detayları    13,5 x 19,5 cm, 184 sayfa




İKİ GENCİN İDEALLERİNİ VE AŞKLARINI KORUMA MÜCADELESİ



Farklı edebi türlerde verdiği eserlere çocuk ve gençlik edebiyatımızda kendine özgü bir yeri olan birçok ödülün sahibi Miyase Sertbarut’tan, okurların kalbine seslenen umut dolu bir sevda öyküsü…  

Sil Baştan Aşk, üniversiteyi kazanamayarak erken yaşta iş hayatına atılan Özlem’le, ailesinin tıp fakültesini kazanması için sürekli baskıda bulunduğu lise son sınıf öğrencisi Taylan arasında filizlenen aşka ve bu aşk etrafında gençliğin sorunlarına ve gerçekliğine ayna tutan naif bir roman. Özlem de Taylan da aslında oldukça tanıdık gençler: Miyase Sertbarut’un yarattığı karakterler o denli hayatın içinden ki, kitabı okumaya başlayan her okurun kendini Özlem’le veya Taylan’la özdeşleştirmesi kaçınılmaz oluyor. Hangimiz idealleri uğruna ailesine karşı çıkmayı aklından geçirmemiş veya en azından bu uğurda küçük de olsa bir girişimde bulunmamıştır ki?! İşte Özlem’i ve Taylan’ı bu denli içten ve okura yakın hissettiren duyguların en temel sebepleri de bunlar: Onların gösterdiği ama bizim göstermekten korktuğumuz cesaret ve özgüven…  

Romanın kahramanı Özlem, gençlik aşkının ona duyumsattığı heyecanları yaşarken bir yandan da ideali olan üniversite için hayaller kurmaktadır. Ama iki zor sınavdır bu. Biri yüreğini, diğeri aklını ve bilgisini zorlamaktadır.  
Romanın diğer kahramanı Taylan da benzer bir labirentte kendisine yol aramaktayken Özlem''le masalsı bir aşk yaşayabileceğini düşünür. İlk adımı atar, ama yol uzundur ve hayatta pek çok şey bizim kontrolümüzde değildir.  
Karanlıkla aydınlığın iç içe geçtiği bir girdapta, farklı ruh halleri ile bir sarılıp bir ayrılan bu iki genç yüreğin öyküsü, aşkın tüm tanımlarına bambaşka bir anlam katmayı vadediyor! Eğitimde fırsat eşitsizliği, erken yaşta iş hayatına atılan gençlerin karşılaştıkları zorluklar, üniversiteye hazırlanan öğrencilerin gördüğü aile ve çevre baskısı,  istemeyerek yapılan tüm tercihlerin hayatı nasıl etkilediği gibi hassas konuları gündeme taşıyarak, mevcut sisteme eleştirel bir perspektifle yaklaşan yazar, insanın hayallerine ulaşabilmesi için geleceğe umut dolu gözlerle bakmayı öneriyor…

KİTAPTAN TADIMLIK

Özlem, Beyaz Atlı Prensi Beklemiyor

Evimizin kapısına yaklaştığımda değişmeyen o sesi duydum
yine. Oturma odasından başlayıp koridordan geçen,
kapıyı ve duvarları yok sayan ses. Dikiş makinesinin sesi...
Anlıyordum ki annem yine çalışıyor. Tıkırtının hızından,
arada bir kesilmesinden, makinenin bazen yorulmuş gibi
zorlanmasından annemin ne durumda olduğunu, görmeden
de anlayabilirdim. Kendimi bildim bileli duyarım
çünkü bu sesi: Tırrr... tırrrr... Getireceği sonuçları düşünmeden
“Ah, bir bozulsa! İğnesi kırılsa... Tamirciden aylarca
gelmese...” diye düşler kurardım bazen.
Annem, dikiş makinesinden hoşlanmayışıma anlam veremiyor.
Ben bebekken o sesi duyar duymaz uyurmuşum.
Ninni sayarmışım bu tıkırtıları; hatta ağladığımda, hır-
çınlaştığımda susup uyumam için makineyi çalıştırırmış.
Hemen susar, gözlerimi kaparmışım. Kim bilir niçin öyle
yapardım? Belki de korktuğum içindi, uyuma numarasıyla
ondan kurtulmaya çalışıyordum belki de... Hem insan
bebekken sevdiği bir şeyi ömür boyu sevecek değil ya... 
Şimdi sevmiyorum işte! Annem onun kölesi oldu. Anneme
“Otur!” diyor, annem oturuyor onun başucuna. Saatlerce
kalkma izni yok, vicdansız bir köle tüccarı bu makine...
Oysa ben de annemin diğer anneler gibi bizi kapıda kar-
şılamasını, “Haydi çocuklar mutfağa, size nefis yemekler
pişirdim!” demesini isterdim. Kapıya yaklaştığımda içeriden
televizyon dizilerinden birinin sesini duymayı yeğlerdim.
“Feriha, ne güzel bir kazağın var canım!” gibi boş
sözler bile olsa, makinenin beynime işleyen tıkırtılarından
daha anlamlı olurdu; ama bütün bunlar için vakti yok annemin.
Annem terzi...
Aslında bu meslek anneme babamdan kalmış. Babamı
çok az anımsıyorum, oturma odasında büyütülüp çerçevelenmiş
bir fotoğrafı var. İnce uzun yüzlü, gülümseyerek
bakıyor. İyi bir insandı diye düşünüyorum; düşlüyorum
desem daha doğru olacak, ona ilişkin anılarım yok
denecek kadar az çünkü. Annem gözlerini duvardaki bu
fotoğrafa dikerek geçmişe ilişkin şeyler anlatır bazen. O
anlattıkça anımsar gibi olurum. Söz gelimi beni kucağına
alıp bakkala götürürmüş. Ben de her zaman aynı şeyleri
alırmışım: bir balon, bir de gofret...
Saçlarımı çok severmiş babam.
“Özlem’in saçlarını hiç kestirmeyelim, peri kızları gibi
upuzun saçları olsun kızımın.”
Annem de bu yüzden olmalı, çok özenmiş saçlarıma,
hiç kısacık kestirmemiş. Şimdi de öyle uzun ki... Arkadaş-
larım “Rapunzel” adını taktılar bana. Hani şu saçlarının
uzunluğuyla ünlenmiş masal kahramanı. Kuleden aşağı
saçlarını uzatıp âşığını yukarı çeken Rapunzel...
Sonra hastalanmış babam; hastalığının ne olduğu uzun
süre anlaşılmamış. Her doktor başka bir tedavi uygulamış, 
ama hiçbir yöntem iyileştirememiş onu. İşte o zaman
“Bana bir şey olursa bu çocuklara sen bakacaksın, terzili-
ği sen sürdüreceksin,” demiş anneme. Kardeşim Çiğdem’e
hamileymiş annem. Babam öldüğünde üzüntüsünden
erken doğum yapmış. Babasını göremedi bu çocuk diye
Çiğdem için üzülür hep. Beni gördü sayıyor, ben de hayal
meyal bir şeyler anımsıyorum. Ama tam oturtamıyorum
yerine. Hep başkalarının anlattıkları var aklımda. Beni kucağına
alıp bakkala götüren, balon ve gofret alan bir baba...
Babamı asla terzi olarak düşünemiyorum. Canavar gibi
homurdanan dikiş makinesinin karşısında nasıl otururdu
acaba? Annem gibi o da sandalyeye oturduğunda kambur
mu dururdu? İpliği dişleriyle mi koparırdı? Belki de
makasla keserdi. Düşlerime soracak olursam babam terzi
falan değildi, hepsini annem uyduruyordu. Fotoğraftaki
yüzüne bakar, ona başka bir meslek yakıştırırdım. Sanki
bir denizciymiş gibi, bir gemi kaptanı gibi... Ölmüş oldu-
ğunu hiç getirmezdim aklıma. Uzun yolculuklara çıkan,
yılda bir ya da iki kez evine uğrayan bir denizci olmalıydı
babam. Derken bir tıkırtı alırdı evin içini, homurdanarak
düş dünyasından gerçeğe dönerdim. Ben bu dikiş makinesi
için söylendikçe annem kızardı.
– Nankörlük etme Özlem, kardeşini de seni de bu makine
okutuyor. Hem babandan hatıra o bize. Bir gün terziliği
bıraksam bile evin en çok saygı duyulması gereken eşyası
bu.
Annemin haklı olup olmadığını çok fazla düşünmü-
yorum. Bizi o makine okutuyor okutmasına ama biz de
onun geç saatlere dek süren gürültüsüne katlanıyoruz.
Üstelik çok iyi koşullarda okuduğumuzu da söyleyemem. 
Hep kullanılmış kitaplarla geçti okul yıllarım. Kendimi ve
çevremi kandıracağım diye o eski kitapların üzerindeki
kurşunkalemle yazılmış yazıları silmek için saatlerce uğ-
raşırdım. Tükenmez kalemle yazılmış yerleri de olurdu,
hatta çirkin sözler, bazen küfürler de bulunurdu sayfalarda,
onları silmek için de annem devreye girerdi. Bir parça
pamuğu çamaşır suyuyla ıslatır, tükenmez kalemin boyasını
ancak öyle çıkartabilirdi. Kardeşim Çiğdem de şimdi
komşu çocukların eski kitaplarıyla okula gidiyor. Oysa
yepyeni, sayfalarını benim, ilk kez benim çevirdiğim bir
ders kitabım olmasını öyle istemişimdir ki... Annem beni
anlamıyor, çünkü annem zaten yalnızca beşinci sınıfa kadar
okumuş, o zamanlar bu kadar çok kitap gereksinimi
de olmazmış. Birçok şeyi öğretmen kendi kitabından öğ-
retir, defterlere yazdırırmış.
Babamın ölümünden sonra ister istemez terziliğe başlamış
annem. Yapabileceği başka bir şey yokmuş ki. Başlangıçta
acemice, kötü şeyler dikiyormuş. Buna karşın yine
de mahallemizdeki insanlar kumaşlarını ona getirmişler.
Aslında bütün bunların çaresiz bir kadına yardım etmek
için olduğunu anlıyormuş annem. O günleri anlatırken
hüzünlü bir gülümseme gelip oturur annemin yüzüne.
– Birçoğunun kumaşını ziyan etmiştim kızım, ama yine
de geldiler kapıma. Güler misin, ağlar mısın? İstedikleri
gibi bir etek ya da elbise dikemeyeceğimi, giysinin kusurlu
olacağını bile bile getirirlerdi. Babanızın ölümünden
sonra aç açık kalmayalım diye güzel bir dayanışma göstermişti
mahallemizdekiler. Sonra sonra elim alıştı, dikişlerimi
beğenmeye başladılar. Başlangıçta ben gücenmeyeyim
diye, o kusurlu giysileri giymekten bile çekinmediler. 
Şimdi yalnızca bizim mahalledekiler için değil, başka
semtlerden gelen insanlar için de dikiş dikiyor annem.
Kapının önünde durup bütün bunları zihnimden geçirirken
o tıkırtı hiç eksilmiyor kulağımdan. Annemin kutsal
saydığı dikiş makinesinin sesi... Bazı günler kapıyı açıp
eve girmeden kısacık bir düş kurarım. Kapıyı açsam, o ses
olmasa... İçeride bir adam oturuyor olsa; ince, uzun yüzlü...
Babam! Fotoğraftaki gibi gülümsüyor olsa. Annem
dese ki:
“Bak Özlem, baban geldi.”
Babam beni görünce kalkıyor koltuğundan, kollarımı
açıp ona doğru koşmamı bekliyor. Bir daha denize açılmayacakmış,
öyle diyor annem gülümseyerek. Emekli olmuş
artık, annemin de terzilik yapmasına gerek yokmuş.
Babam, “Satalım bu makineyi diyormuş, mademki Özlem
sevmiyor bunun sesini, satalım gitsin...”
Aslında terzi olan babama nasıl oluyor da bu sözleri
söyletiyorum bilmiyorum, ama o denizci. Gittiği seferden
her an dönmesini beklediğim bir denizci... İşte dönmüş
şimdi, kollarını açmış beni bekliyor. Ona doğru koşup sarılsam.
O gülerek şakalaşsa...
“Bakkala gidip balonla gofret alalım mı Özlem?”
“Alalım baba. Balon kırmızı olsun, gofret de çilekli!”
Hayır, eskisi gibi kucağına almıyor, büyümüşsün artık diyor.
Yosun kokan elini omzuma atıyor, ben kolumu onun
beline sarıyorum. Birlikte gülüşerek, şakalaşarak bakkala
gidiyoruz...
Düşümü daha sürdürecektim, ama merdivenlerdeki ayak
sesini duyunca kapının önünde çakılmış gibi durmamı
neye yorarlar kaygısıyla eve girdim. Hayır, düşüm bugün 
de gerçekleşmiyor. Oturma odasında annemi görüyorum,
arkası dönük, yine kamburunu çıkartarak makinenin üzerine
eğilmiş. Makinenin zıngırtısından kapının açıldığını
duymuyor bile. Mucize bugün de gerçekleşmiyor. Babam
yine duvarda, bana hep oradan gülümseyecek. Hiçbir
zaman oturmayacak koltuğa. Bu evde baba koltuğu yok,
televizyonun tam karşısındaki koltuk, eve kim erken gelirse
ona ait oluyor. Hiçbir zaman gerçekleşemeyeceğini
bildiğim bu düşü kurmaktan ne zaman vazgeçeceğim bilmiyorum.

Makinenin sesi, kulaklarımı tıkasam bile zorla girmeye
çalışıyor beynime. İnsan, sesle gürültüyle boğulur mu?
Boğulacakmış gibi oluyorum, içimden çığlık atmak geliyor,
böylece o sesi bastırabilirmişim gibi... Ama tutuyorum
kendimi.
– Anne! Ben geldim...
Duymuyor beni, sağır olmuş sanki. Bugüne dek bizi kandırdı
diye düşüneceğim neredeyse. Dudaklarımızı okuyarak
konuşmuş olabilir mi bizimle? Bu makine gerçekten
aralıksız, dinlenmeden çalıştırılsa sağır edebilir insanı. Bir
kez arkadaşımın doğum günü kutlaması için eğlence kulübüne
gitmiştim. Girişte bir uyarı tabelası vardı, içerideki
müziğin kulaklara zararı olabileceği, geçici sağırlık yapabileceği
yazıyordu. Gerçekten de çok şiddetliydi müzik,
ama hiç rahatsız olmamış, o gümbürtülerin her yerimi
sarmasına bayılmıştım. Orada dinlediğim müzik bütün
dünyanın koca bir yürek olduğunu hissettirmişti bana ve
durmadan kan pompalıyordu tüm canlı bedenlere.
Peki, evdeki dikiş makinesi niçin bu kadar rahatsız ediyordu
beni? Çifte standart dedikleri böyle bir şey olsa gerek.
Şimdi ben de öyle bir şey uyguluyorum sanırım. Belki 
de yoksulluğu simgeliyor gözümde, onun için nefret ediyor
olabilirim. Para sıkıntısı çekmeyen insanların evinde
dikiş makinesi olur mu? Kendi giysilerini kendileri dikmedikleri
gibi, bir şeyleri yırtılsa, yıpransa ya yenisini alırlar
ya da terziye verirler. Benim hiçbir zaman öyle bir lüksüm
olmayacak. İçimi iyice sıkıntı basmıştı, kızdım kendime:
“Amaaan! Bugün yine karamsarlığım üzerimde. Yaşam
mucizelerle dolu kızım, kendine gel. Mutluluk verecek
küçük şeyler bul!”
İçimdeki ak ve kara, artı ve eksi sürekli çarpışıyor.
“Küçük şeyler mi? Sence bu da bir kandırmaca değil mi?
İstediği şeylere ulaşamayan insanların avuntusu.” diyor bir
başka ses.
– Anne merhaba! Ben geldim...
Başını çevirip baktı, gülümsedi. İşte bu güzel gülümseyiş,
makine sesinin sıkıntısını bastırdı. Annem dertlerini,
sorunlarını, bütün gün ayağını sarkıtıp durduğu için şişen
bacaklarının sızısını yüzüne yansıtmayacak incelikte bir
kadın. Bazen arkadaşlarıyla konuşmalarına kulak misafiri
oluğumda duyabilirim yalnızca; bana da kardeşime de
dert yanmaz. Mutluluk veren küçük şeylerden mi saymalı
bunu? Bana hüzün de veriyor annemin bu hali. Bazen
kızıyorum da... Bu kadar olmamalı! Bizimle paylaşmalı,
bütün sıkıntılarını paylaşmalı. Her zaman gülümseyen bir
anne olmasın, bu kadar güçlüymüş gibi yapmasın...
– Ne zaman geldin yavrum? Hiç duymadım kapıyı.
Sesimin sitemine engel olamadım, çoğu zaman böyle
olur bana, yumuşak ol derim kendime, yine de bastıramam
içimdeki öfkeyi.
– Duymazsın tabii, o kadar dalmışsın ki makineye!
Annemin yüzü gölgelendi.
– Ne yapayım yavrum, Fadime Hanım’ın kızının nişanı-
na yetişmesi gerek bunun.
Hiç bitmez bu hanımlar. Ayşe Hanım, Sacide Hanım,
Gülnaz Hanım... Hepsinin dikilecek nişan, düğün giysileri
vardır.
– Bu kadar yorulduğuna deyse bari, on beş yirmi lira
verip elimiz sıkışık diyecekler, nişanın bu kadar paraya çı-
kacağını ummuyorduk, diyecekler. Öyle değil mi anne?
– Ne yapalım kızım, ben dikmesem başkası diker. Ben o
küçümsediğin üçü beşi bir araya getirip okutuyorum sizi.
Okutuyor, evet, ama ne oldu? Girdim üniversite sınavlarına,
ne oldu? Koca bir hiç! Kazanamadım. Niçin kazanamadım?
Çünkü dershaneye gidemedim. Birçok arkadaşım
dershanenin yanı sıra özel dersler de alıyordu, ben üzeri
zaten işaretlenmiş, kullanılmış test kitapçıklarıyla hazırlanmaya
çalıştım. Niçin? Çünkü paramız yoktu, çünkü
üniversite sınavları dışında başka sorunlara da kafa yormam
gerekiyordu.
Kim bilir, babam doktorların teşhis edemediği o hastalıktan
ölmeseydi, her şey başka türlü olurdu belki. Çok
istediğim hukuk fakültesinde birinci sınıf öğrencisi olabilirdim
şimdi. Bazen öldüğü için suçluyorum babamı, kı-
zıyorum. Ona haksızlık ettiğimi, annemi üzdüğümü biliyorum,
ama neden başka türlü olmadı yaşantım? Kime
kızmalıyım bilmiyorum ki...