Site Menüsü

Miyase Sertbarut ile Kitabın Ortasından


Miyase Sertbarut ile Kitabın Ortasından
Oğuzcan Çağan "karadeniz In dergisi sayı: 22, 2014





-İlk olarak şunu sormalıyım sanırım: Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde okumuşsunuz, çevremde bu bölümü okuyup ters bir etki sonucu edebiyata karşı bariyerler oluşturan birçok kişi var. Fakat sizde böyle bir durum söz konusu değil, bilakis kitaplar yazıyorsunuz, sizce bu durum üniversitelerin edebiyat bölümlerinin eksikliklerinden kaynaklanıyor olabilir mi? Kişi, bu eksikler karşısında nasıl bir tavra bürünüyor?

 Bu konuda farklı düşünmüyoruz. Hatta çevrenizdeki kişilerin başına gelen benim de başıma geldi. Edebiyat sevgisi ile girdiğim bölümde edebiyattan nefret eder hale geldiğimi biliyorum. Bu nefreti yaratan şey öncelikle hocaların tutumuydu, çağdaş edebiyattan uzak ve bazı kalıpların içinde sıkışmış edebiyat zevkleriydi. İçimde sönmeye yüz tutmuş okuma ve yazma aşkını arkadaşlarımla, çağdaş şiir kitaplarıyla ve edebiyat dergileriyle yeniden dirilttim.

Bu durumu yaşayan arkadaşlarıma önerim edebiyatı üniversitenin dışında takip etmeleri, diplomayı üniversite verecek evet, ama edebiyat beğenisini kendi çabamızla olgunlaştırmak durumundayız. Günümüzde Türkçe ve edebiyat öğretmenlerinin bir matematik öğretmeninden daha az kitap okuyor olmaları üniversitelerin yaşattığı travmadan kaynaklanıyor diye düşünüyorum.





-Kapiland’ın Kobayları ve Kapiland’ın Karanlık Yüzü’nde bilimkurgu bir iskeletle toplum eleştirisi okuyoruz. Toplumun üst kademeleri ile zemin arasındaki iletişim ağı son derece gerçek ve aynı zamanda kurgu olarak yer alıyor romanda. Hatta Kapiland olarak bir ülkeyi eşleştirebiliyoruz kafamızda. Bu romanları yazarken planladığınız bir açık kapı mı?

 Kapiland sözcüğü sonradan düştü zihnime, romanı yazmaya başladığımda Merika’ydı bu ülke, ama bu kadar açık olmasın istedim. Okurlara bir A harfi eksilterek kapı açmak yerine kapitalizm çağrışımı olan Kapiland sözcüğü ile ulaşmak istedim.

Aslında yazmaya başladığımda plan yapmam. Çoğu zaman bir karakteri anlatmaya başlarım, diğer karakterler ve olay örgüsü yazdıkça yazdıkça belirginleşir. Bu bana da sürpriz olur, birkaç sayfa sonra ne olacağını bilememek hayatın sahiciliği gibidir ve yazdıklarımın da sahici olduğunu bana düşündürür.

 -Serinin ilk romanı olan Kapiland’ın Kobayları’nda yoğun bir biçimde GDO’lu gıdalardan da söz ediliyor. Gıda Mühendisliği’nde okuduğum için bu özellikle çok sevindirdi beni. En azından çocuklar ve gençlerin erkenden dikkat etmelerine yardımcı olacağını umuyorum. Bu konudaki yorumlarınızı da oldukça merak ediyorum?

 Bilim ilgimi çeker, özellikle genetik konusu ve bu hem fantastik bir roman gibi aklı zorlar hem de ayaklarınızı yerde tutarak saçmalamanıza engel olur.

Çocukken en sevdiğim masal Sihirli Fasulyeler’di. Masaldaki çocuk bir gecede bulutlara ulaşan fasulyelerle tırmanıp yukarıdaki devi yenmişti. Bu öyle tatlı bir imgeye karşılık geliyor olmalı ki çocukluğum boyunca böyle bir fasulyenin gerçekte olsa ne güzel olacağını düşünmüştüm. Babam çiftçi olduğu için fasulye ekme denemelerinde de bulunmuştum! Ama geleneksel tarımla uğraşan bir çiftçinin fasulyesi ne kadar uzayabilir? Şimdi gen teknolojisi bu sihrin gerçekleştirilebileceğini gösteriyor. Ama... Ne pahasına? Bilim neye hizmet etmeli? Bunu düşündüm uzun süre. Sonuçta benim biyoloji bilgim yok, edebiyat okudum, ama internet araştırmalarım ve okuduğum makaleler bu alanın paraya hizmet ettiği sürece iyi sonuçlanmayacağını, dünyanın bundan zarar göreceğini işaret ediyordu. Ben de buzdolabımda günlerce bozulmadan duran yoğurda ve onun arkasındakilere karşı bu savaşı başlattım.

Canlıların genetiği üzerine daha uzun süre dudak uçuklatan işler yapılacak, bazen bu beni fantastikle karışık bir korku romanı okuyormuşum gibi ürkütüyor. Bu alanla ilgili gördüğüm her haberi dikkatle okumaya devam ediyorum.

 -Çöp Plaza ve Kapiland serisinde biteviye iktidar-halk ilişkisindeki çatlakları işaretliyorsunuz. Bu, yaşı küçük okurlar açısından riskli bir durum taşımıyor mu biraz?

 Ben sorun odaklı roman yazmayı hedeflemiyorum aslında, hayatı anlatıyorum, dürüst olmaya çalışıyorum, yazdıklarıma inanıyorum, hikayenin özü, kurgusu sağlam olsun istiyorum. Çöp Plaza’ya başladığımda kaygılarım vardı, çocuklar bunu başka türlü, yetişkinler başka türlü anlayacaklar diye düşündüm ve öyle oldu. Ama iki taraf da başka açılardan sevdi kitabı. Çocuklar maceranın izinde ve karakterlerin dünyasında ilerlediler, onları anladılar, sorunun ne olduğunu adlandıramasalar da sezdiler. Edebiyatın yapması gereken de bu sanırım: sezdirmek.

Şu sıralar yine anlatılması riskli, zor bir konuyu düşünüyorum. Çocuk tacizi... Nasıl bir dil kullanacağımı bulmanın peşindeyim. İnsan uygun dili yakalarsa çocuklara her şeyi anlatabilir diye düşünüyorum.

 -Özellikle Çöp Plaza’da toplumun ortasında ve fakat korunaklı sitelerde yaşayarak ‘steril’ yaşam alanlarını kurmuş insanların söz konusu kendileri olduğunda nasıl da tehlikeli bir açgözlü topluluk halini alabileceklerini görüyoruz. Toplumun üst kademelerinde yer almak bu kadar kirli bir iktidar oyunu mu sizce? Gençler bunun farkına varıyor mu dersiniz?

 Anadolu’da bir söz vardır: “Çok laf yalansız, çok mal haramsız olmaz.” Paranın düzeni tabii ki kirlidir, ama vitrin muhteşemdir. Gençler insanı anladıkça insanlığı da anlar, dünya üzerindeki düzeni de anlar. Vitrinin arkasını edebiyat anlatır, insan hikayeleriyle. Ne kirli ne temiz bu hikayelerle sezilir. Yalnızca edebiyatla değil, başka türlü anlatılar da bunun üzerine kurgulanır. Sinema, müzik, tiyatro... Birey olarak her birimizin ruhunu iyileştiren sanat dalları toplumsal düzen açısından da çözümden yana olan insanları çoğaltacaktır. En azından umudumuz bu yöndedir.

 -İnternet sitenizde bulunan Çöp Plaza üzerine olan röportajınızda şöyle söylüyorsunuz: “Çocuklar neden suya sabuna dokunan kitapları da okumasın ki? Bunları okuyunca anarşist mi olacaklar, melankolik mi olacaklar, depresyona mı girecekler?” Benim de gözlemlediğim bir şey bu. Sanki piyasadaki birçok çocuk ve gençlik romanı çocuklar sevsin, okusun diye yazılmış, bir derdi olmayan kurgular gibi. Yanılıyor muyum?

 Derdi olanlar da var, ama bunlar sınırlı ve çoğu zaman çevre odaklı. Çevre için, gezegenimiz için mücadele eden çocukların yer aldığı kitaplar. Ama inandırıcı değil, ütopik... Dünyayı çocuklar kurtaramaz. Yetişkin olduklarında deneyeceklerdir belki. Bu tür kitapların başka bir sorunu da didaktik olması. Bir roman ne kadar didaktikse o oranda sıkıcı. Yetişkinlere yazılan romanlar nasıl yalnızca romansa çocuklar için ekstra bir şeyler öğretme çabası, yazarın öğretmen rolüne bürünmesi katlanılır bir şey değil. Ben yazdıklarımı (meselesi olsa bile) bir şey öğretmeye çalışmaktan sakınarak yazıyorum, ya da yazdığımı sanıyorum.

 -Yine aynı röportajınızda Çöp Plaza’yı yazarken Ankara’da çöp pazarlarında dolaştığınızı söylüyorsunuz. O görüntülere şahit olmak oldukça güç ve ruh yaralayıcı bir şey olmalı, sizce de öyle değil mi?

 Yaralandım tabii, yazarken de yaralıydım, bu kötü bir şey değil, çünkü başka sokaklarda dolaşarak iyileşmiyor insan. Gözümü kapatınca her şey yoluna girmiyor. Anlamak, sevmek ve başkalarına anlatabilmek için bakmak gerekiyor, aynı ayazda titremek gerekiyor. Sonra o çocukları gülümseten şey ne ise o şeyle gülümsemek de iyi geldi bana.

 -Peki, şunu da sormalıyım sanırım, Çöp Plaza romanınızın sonu ardından bir veya birkaç kitap daha gelecekmiş gibi bitiyor. Romanın devamı gelecek mi ilerleyen günlerde?

 Devam yazmayı sevmiyorum. Her kitap bana başka bir şey göstersin, yeni kahramanlar yaratayım ve kendimi onlarla oralarda gezdireyim istiyorum. Bu sözümü tutar mıyım emin değilim, çünkü Ankara çöp pazarından sonra şimdi de Eskişehir pazarında dolaşıyorum ve bu insanların anlatmakla tükenmeyecek hikayeleri var.

 -Kimsin Sen isimli romanınızda da kurgu gereği bir genç ıslahevine düşüyordu. Okurken bu durum çok şaşırtmıştı beni. Okurların nasıl tepki vereceklerini düşünmüştüm. Bununla ilgili okurlarınızdan mektuplar, e-postalar aldınız mı? Biraz bu ıslahevi konusundan da bahsedebilir misiniz?

 Bu da başa gelebilecek bir durum. Okurlarımın birbirlerine en çok önerdikleri kitaptır “Kimsin Sen?” Bir fuarda çocuklardan biri “Bu kitabı kaç kez okudum biliyor musunuz?” dedi bana. Ben de üç kez olabilir diye düşünüp öyle yanıt verdim. On bir kez dedi. Tabii ona deli olduğunu söyledim, bir kitabın on bir kez okunması abartmaktan da öte bir şeydi. Ama hoşuma gitti, bir şey aramıştı o çocuk ve aradığı şey ne ise o kitapta bulmuş, tadını çıkartmak istemişti. Islahevi de belki bunda etkendi, çünkü duvarları yüksek olsa da öyle yerler olduğunu çocuklar da biliyor ve arkasını merak ediyorlar.

Kimsin Sen’i yazdıktan sonra Ankara Sincan Çocuk ve Gençlik Cezaevi’ne davet edildim. Davet o kitapla ilgili değildi, Sisin Sakladıkları’nı okuyan duyarlı infaz koruma memurlarından birinin girişimiydi. Bu çocuklar ıslahevi düzeyinden daha ağır suçları işlemiş olanlardı. Onlarla konuşmak, kitaplarımı imzalamak, okuyarak da tüneller kazılabileceğini göstermek hoşuma gitti. Tüm bunları başka bir kitabımda da anlatabilirim ve çocukların bunu bal gibi anlayacağından eminim. Yeter ki, yeter ki dil ayarı dengede olsun.

 -Kaçak Köpek Biber’i okurken sürekli olarak aklıma Gezi Olayları geldi. İster istemez yayın tarihine bakma gereği hissettim ve baktığımda da çok şaşırdım. 2013 Mayıs’ta yayımlanmış. Bu bir tür öngörü olarak yorumlanabilir mi? Zira neredeyse paralel bir durum var roman ile olaylar arasında.

 Hayır Türkiye için böyle bir öngörüm olmamıştı, ama benzer başka bir olaydan ilham almıştım. Atina’da 2008’de ortaya çıkan eylemlerde ön saflarda yer alan bir köpek vardı. Gençlerin safında yer alıyor ve onlarla birlikte polise karşı direniyordu. Gaz atıldığında eylemcilerle birlikte kaçıyor, yürüyüş başladığında orkestra şefi gibi en önde caddeyi adımlıyordu. Polisin zırhına, kalkanına karşı çırılçıplak, yalnızca tüy ve deri, ama kimin haklı olduğunu anlamış ruhuyla çelikten yapılmış bir anıt gibiydi. Bana Kaçak Köpek Biber’i yazdıran işte Atinalı o köpektir.

 -Görüyorsunuz ya, söz konusu çocuk ve gençlik romanları olduğunda söylenecek sözler olduğundan, sorular sürekli paragrafa dönüşüyor. Çocuk ve gençlik romanları, edebiyatseverlerin yumuşak karnı gibi duruyor bana kalırsa. Bilmem, bu düşünceme katılır mısınız?

 Çocuk ve gençlik edebiyatı Türkiye’de son 20 yılda zenginleşti ve herkesin bir şeyler yapmak istediği bir alan oldu. Kimi bunu ticari açıdan kolay kâr alanı olarak görüyor, kimi “nesillerin terbiyesi” amacıyla kullanmak istiyor. Her iki yaklaşım da edebiyatı umursamıyor. Edebiyat hiçbir şey için araç olmamalı. Hatta eğitim için bile. Çünkü özünde eğitim insanları biçimlendirmek içindir, oysa edebiyat biçim bozucudur. Alışılmışın dışındaki bir sestir, çocuk kitabında edebiyatın işlevi yetişkinlerinkinden hiç de farklı değildir. Çocuk romanı, çocuk öyküleri asla yardımcı kaynak kitap değildir. Dil, düşünce ve hayattır edebiyat... Yetişkin için edebiyat neyse, çocuk için de odur. Bu nedenle çocuk kitabının iyi olup olmadığını test etmek aslında çok kolaydır. Yetişkine de okuma hazzı yaşatıyorsa o kitap iyi kitaptır.

 -Son olarak Miyase Hanım, dergimiz KaradenizIn okuyucuları ve okurlarınız için eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

 Bu sorular için teşekkür etmek isterim, çünkü yeni baştan bazı şeyleri düşünmek, neyi niçin yaptığımın hesabını kendime de vermek durumunda kaldım. İnsan yanıtları yalnızca karşısındakine vermiyor, kendine de fısıldamış oluyor. En önemli hesaplaşma bu belki de, ruhumuzla ve vicdanımızla yaptığımız... Yazmaya devam edeceğim, her seferinde başka bir çocuk olarak ve o hayali çocuk aracılığıyla gerçek çocukların ruhuna ulaşmaktan başka bir amacım yok.