Site Menüsü

BUZ BEBEKLER



"Ece'yi yaşama, yaşamı Ece'ye hakkıyla iade eden Sertbarut'a teşekkür ediyoruz. Bu gerçekten şahane…"-
-Zarife Biliz, İyi Kitap-

Edebiyatımızın cesur kalemlerinden Miyase Sertbarut, okurların kalbinde fırtınalar kopartacak yepyeni romanı Buz Bebekler'de, gerçekte yaşanmasına rağmen hiç olmamış gibi davrandığımız, hep hasıraltı edildiği için kanayan bir yaramızı acı dolu ama umut vadeden bir öyküyle gündeme taşıyor. 

Daha kundaktayken yalnızlığa mahkûm edilerek anne babasının günahlarını sırtlanmak zorunda kalan on üç yaşındaki Ece için hayat, suyun altında yaşama tutunmaya çalışan bir nilüfer kadar zorlu. O bir toz bebek, buz bebek...

Ece aslında içimizden biri. Aynı kaderi paylaştığı onlarca, yüzlerce arkadaşı gibi, ihtiyacı olduğu aile sevgisini devlet eliyle gelen zoraki kucaklarda aramak zorunda kalmış kalbi cesur, ruhu ürkek bir kız çocuğu. İçlerinde büyük korkular, küçük sevinçler taşıyan her kimsesiz gibi onun da hayallerine sığınmaktan başka çaresi yok.

Kalbinin tüm sırlarını ise Lülüfer adını verdiği günlüğüne açıyor… Ece'nin gözü kamaşsa da Lülüfer hep görüyor. Kadın cinayetlerinden geriye kalan çocukları, tacize uğrayanları, hasta ruhlu yetişkinleri, hantal müdür babaları bir bir kayda geçiyor.

Ece adalet istiyor. Yer yarılsın utanması gerekenler dibini görmedikleri için uçurumlara yuvarlansın istiyor. Ece haykırıyor ve bu haykırışı Nartepe Çocuk Yetiştirme Yurdu'nun yüksek duvarlarını aşıp tüm ezilmişlerin, sindirilmişlerin haykırışına dönüşüyor.

168 s. -- 2. Hamur-- Ciltsiz -- 13 x 19 cm 
2014


Hayatı değil de neyi anlatayım?..
Çöp Plaza’da çöp toplayarak karnını doyuran çocukların yaşamına eğilen Miyase Sertbarut, son kitabı Buz Bebekler’de yetiştirme yurdunda büyüyen “buluntu bebek” Ece᾿nin hikâyesini anlatıyor. Ece bize “Lülüfer” adını verdiği günlüğüyle sesleniyor.

Miyase Sertbarut, çocuk ve gençlik edebiyatında elini taşın altına sokmaktan çekinmeyen yazarlarımızdan.Çöp Plaza’da çöp toplayarak yaşamaya çalışan çocukların hayatını anlatmıştı. Yeni kitabı Buz Bebekler’de ise yetiştirme yurdunda büyüyen çocukların hayatına eğiliyor. Ne annesini ne babasını bilen, kimliğinde yazdığına göre Yıldız anne ile Kaya babadan olma, dünyaya adeta atılmış bir çocuğun, 13 yaşındaki Ece’nin öyküsünü anlatıyor. Ece sesini bize, onun için hayatın olumlu olumsuz her türlü anlamını içeren, yurdun bahçesindeki “Lülüfer” havuzunun adını verdiği günlüğüyle duyuruyor. Yazarın araya girmemeyi başardığı bir söyleşi bu, anlatıcı ile okur arasında geçiyor. Çöp Plaza üzerine yaptığımız bir söyleşide “merhamet yorgunluğu yaratmadan” yazmaktan bahsetmişti Miyase Sertbarut. Evet, Ece’nin öyküsü de, tüm burukluğuna rağmen, merhamet yorgunluğu yaratmıyor. Çünkü Ece bizim merhametimize ihtiyaç duymuyor. İyi ki öyle! Ece’yi yaşama, yaşamı Ece’ye hakkıyla iade eden Sertbarut’a teşekkür ediyoruz. Bu gerçekten şahane… 

Buz Bebekler’de yetiştirme yurdunda büyüyen Ece’nin hikâyesini okuyoruz. Ece’nin sesi bize “Lülüfer” adını verdiği günlüğü üzerinden ulaşıyor; o kadar sahici, o kadar içten bir ses ki insan zaman zaman bunun otobiyografik bir roman olabileceği kanaatine kapılıyor. Bildiğim kadarıyla öyle değil ama, siz “normal” bir aile içinde yetiştiniz, değil mi?

Türkiye’de aileler genel olarak ne kadar normalse (!) o kadar normal bir ailede büyüdüm ben de. Sizde otobiyografi hissi uyandırmasına sevindim, çünkü Buz Bebekler’i yazarken ben sahiden on üç yaşında, Ece adında bir kız olduğuma inandım. Her kelimeyi iliklerime kadar yaşanmışlık hissiyle kullandım. Başka türlü anlatamam, başka türlü anlaşılmaz diye düşündüm. Dışarıdan biri gibi, üçüncü biri gibi yazamazdım; o isyanı, öfkeyi, kimsesizliği ancak o rolü gerçekten oynarsam karşımdakine aktarabilirdim.

Yetiştirme yurtlarıyla ilgili yeni olmasa da gözlemlerim vardı. Bunları romanda kullandım. Lisede yurtlu arkadaşlarım olmuştu, onları anımsadım; internet bloglarında dolaştım, bazı kitaplar okudum, sonuçta Buz Bebekler ortaya çıktı.

Ece’nin hikâyesi nasıl oluştu kafanızda? Ece’ye, yani annesini ve babasını hiç tanımamış, kendisine yakınlık gösteren, gülümseyen her kadına “… Anne” demeye alışmış bir “yurt çocuğuna”, onun kafasının içinden konuşabilecek denli yakın olmayı nasıl becerdiniz?

İnsan bir kez başkasını oynamanın tadına varmışsa ve kendinden de bıkmışsa rolünü sahici kılmak istiyor. Yazmak bana bu olanağı sağlıyor. Herkes olabilirim, diye düşünmeye başlıyorsun. İyi de olabilirim kötü de, ölen de olabilirim öldüren de... Annemin öğüdü hep aklımda, “Her şeyi öğren, duvar deliğine sok,” derdi, “bir gün oradan çıkarır ve kullanırsın.” Gördüklerimi, duyduklarımı, okuduklarımı sakladığım duvar deliklerim var. Ve bu oyuklarda en çok da insanlar var.

Ece ilk sayfayı yazmaya başladığında, ileride karşımıza nelerin ve kimlerin çıkacağından emin değildik ama seziyorduk. Ece yazdıkça ben onu daha iyi anlamaya başladım. Yazdıkça kolaylaştı. Yapboz gibi parçalar yerini buldukça, resim görünmeye başladıkça, onun kafasıyla konuşmam, dünyayı onun gözünden görmem zor olmadı. Tüm romanlarımda da izlediğim yol bu, önce kabaca, hızla, yalan yanlış yazıyorum. Sonra okumaya başlıyorum ve karakterlerin ruhunu içimde canlandırıyorum. Onlar benim gözümde gerçekliğe ulaştığında cümleleri düzeltiyor, duygularını, tepkilerini, isteklerini, hayallerini yeni baştan yazıyorum. 

Yurt yaşamındaki düzenlemelere dair de pek çok ayrıntı var kitapta. Normalde hiç düşünmediğimiz şeyler, normal bir aile yaşamı dışında olmanın getirdiği pek çok bilinmeyen ayrıntı… İstedikleri bir şeyi satın alabilirler mi, harçlıkları var mıdır, tatillerde ne yaparlar, doğum günlerini kutlarlar mı, birbirleri aralarındaki ilişkiler nasıldır? Tüm bu ayrıntılar kurgunun içinde mevcut. Bu tür bilgilere ulaşmak için yetiştirme yurtlarını mı ziyaret ettiniz?

Yakın zamanda bir ziyaretim olmadı. Eskiye dair gözlemlerim vardı. Sağlık meslek lisesinde okudum ben, son sınıftayken stajlar zorunludur bu okullarda. Staj alanlarımdan biri de yetiştirme yurduydu. Bacağa sarılan çocukları orada tanıdım. Yine bu yurtta kalan kız arkadaşlarım vardı aynı sınıfta okuduğumuz. Onların çoğu zaman Türkiye standartlarına göre konfor sayılabilecek olanakları olduğunu görürdüm. Yakın arkadaşlarımdı ve yurtta, kampta neler yaptıklarını bana da anlatırlardı. “Müdür Baba” hitabını ilk onlardan duymuştum. Yatılı bir lisede dört yıl yaşamak da bu türden devlet kurumlarının işleyişi hakkında az çok fikir veriyor insana.

Ece’nin anlatısına baktığımızda yurtta yaşayan çocukların maddi ihtiyaçları gayet iyi karşılanıyor. Tek eksileri anne baba sevgisi, ilgisi, gerçek bir evin verebileceği mahremiyet ve sıcaklık. Bir açıdan iyi bir tablo bu; devletin bu çocukların temel ihtiyaçlarını gerektiği gibi karşılıyor olması. Yurt en az bir “ev” kadar güvenli bir yer olarak tasvir edilmiş. Durum gerçekten böyle mi peki?

Evet, maddi yönden ülke geneline göre iyi durumda olduklarını söyleyebiliriz. Sevgi ve aile eksikliğinin farkında olan bakanlık son yıllarda “sevgi evleri” de oluşturdu. Yurt yerine gerçekten ev gibi düzenlenmiş apartman daireleri bunlar. Sekiz on çocuğun bir “anne” ile yaşadığı evler.


Yurtlarda güvenlik sorunları var, doğru ama onları da yazsaydım çok daha karanlık bir kitap çıkardı ortaya. Sık sık değişen eğitimsiz personelle, duyarsız müdürlerle, kendi “bela çocuk”larını evden uzak tutmak isteyen ebeveynlerle hiçbir yer güvenli olamaz zaten.

Kitapta cinsel taciz temasına da iki farklı olay üzerinden dokunmuşsunuz. İki olayda da taciz, genelde gerçek hayatta olduğu gibi, yakından, tanıdık kişiler üzerinden geliyor. Birinde aile içinden, birinde aile dışından. Bu zorlu temayı kitabınıza dâhil etmeniz hakkında neler söylemek istersiniz?

Aslında bütünüyle bu temayı yazmak istemiştim. Kafamda epeyce gezdirdim, bunu anlatmanın çocuklara da bana da ağır geleceğinin farkındaydım. Ama çocuk tacizlerinin, tecavüzlerinin istatistiği kabardıkça kabarıyor ve üstelik veriye dönüşmemiş olayların fazlalığı da herkesçe tahmin ediliyor.

Bu romanın ilk filizleri, haberlerde duyduğum kısaltılmış adlarla kıpırdamaya başlamıştı. Taciz, tecavüz haberleri, yetiştirme yurtlarıyla ilgili olumsuzluklar... Utanılan bir durumdu ve adlar bu yüzden kısaltılıyordu. Harfleri eksiltmenin utancı azaltmadığını düşündüm. Yazmak istedim, harfleri ben çoğaltayım istedim, uygun dili yakalarsam başarırım diye düşündüm. Bu tema üzerine birkaç roman okudum. Bize özgü bir şey yakalamalıydım, polis sorgularının yer aldığı bir araştırmayı okudum. İşin içinden çıkamıyordum, editörüm Burhanettin Düzçay’a da danıştım. Sonunda romanın bütünüyle taciz odaklı değil de onu da içeren bir yapıda olması gerektiği sonucuna vardım.

Cinsel taciz ne yazık ki hayatın içinde var, çocuk televizyonu açsa, internette dolaşsa okuyor böylesi olayları. Hayatı değil de neyi anlatayım? Balonları patlatan Fidan, gerçek hayatta, el biçimindeki balonların oluşturduğu koridordan geçemeyen gerçek bir çocuk. Yazar Koray Avcı Çakman anlatmıştı bana. Bir okulda yaşanmış, bütün çocuklar tören gereği bir balon koridorundan geçecek; herkes geçer, bir çocuk geçemez ve ağlamaya başlar. Durum soruşturulur. Bütün balonlar eldir ve çocuğun gözünde o eller dedesinindir. Evdeki taciz böylece ortaya çıkartılır.


Diğer olay, medyada yer alan, yine gerçek bir haberdi. Çocukların şikâyeti üzerine evinde arama yapılan bir öğretmenin bulundurduğu çok sayıda resim, film ortaya çıktı. Bunlar ne yazık ki çoğalmakta. Yazmak istedim, farkındalık yaratma isteği belki, uyarı olsun diye belki. Yazılmasından çekinildiği için yazmak istedim belki.

Ece günlüğüne yurdun bahçesindeki nilüfer havuzuna atıfla “Lülüfer” adını veriyor. O havuzdan, o çiçekten yüklü bir imge kuruyor. Ölüm, yaşam, sevgi, nefret, anne, baba, kardeş; tüm manaları içeren bir havuz bu. Bu havuz anlatınıza nasıl dâhil oldu?

Hayatımda bir kez nilüfer havuzu gördüm... Ankara Üniversitesi Tandoğan kampüsünde. Çok güzeldi, çok etkileyiciydi, insan bir yığın anlamlar yükleyebilir böyle bir görüntüye. Yazmak; aklımdaki sözleri, resimleri birleştirmek benim için. Hangi parçanın nereden gelebileceğini önceden kestirmek zor. Beş yıl önce on dakika izlediğim o havuz en önemli imge oldu Buz Bebekler’de. Bundan 35 yıl önce staja gittiğim yetiştirme yurdu ana mekân oldu bu romanda. Farklı zaman dilimlerinden resimler bir araya geldi ve bambaşka bir resim doğdu.

Yurtta çocuklar belli bir yaşa geldiklerinde kendilerine gene belli bir yaşı aşmış çocuklardan bir kardeş seçiyorlar. Kendileri seçerek bir tür aile oluşturuyorlar aslında. Bir de aynı koşulları paylaştıkları için kendiliğinden doğan daha geniş bir “aile” teması var. Ece’nin “Biz kötü masalların çocuklarıyız Lülüfer. Ormana terk edilen köpekler gibiyiz. Bu yüzden birbirimizin korkusunu yakından hissederiz,” sözleriyle ifade ettiği bir aile bu. Bu farklı ailelerden biraz bahseder misiniz?

Buz Bebekler’i yazmadan önce beslenmek için okuduğum kitaplardan biri Şebnem İşigüzel’in Kirpiklerimin Gölgesi adlı kitabıydı. O kitapta ilk sayfada Karl Marx’tan bir alıntı yapmıştı yazar: “Ailesi olmayana ne mutlu!” Öyle acıtıcı bir durum ki bunun üzerine düşünmek. Sevginin, korunmanın, iyiliğin evi ya aile, öyle öğrendik ya, öyle hissetmeye çalışıyoruz ya... Peki, sokaktaki, yurtlardaki bu çocuklar nereden geliyor? Peki, neden aile içi tacizler çoğalıyor, neden kadınlar çocuklarının gözü önünde öldürülüyor? Aile cennet mi cehennem mi? Dünyanın en eski masallarından günümüz gepgerçek haberlerine kadar aile cehennemini okuyor, görüyoruz. Kitaptaki Ece de zaman zaman bunu sorguluyor. Fidan’ın cehenneminin farkında, Cem’in hem mezarlığa hem cezaevine ziyarete giden bir çocuk olduğunu görüyor. Adları güzel ama sebep oldukları durumlar vahim olan hayalî Yıldız anneler, Kaya babalar ve oduncular hep olacak. Ama mademki Karl Marx’ın rüyasından uzağız, mademki sistem aileyi destekliyor, o hâlde bu kurumun gerçekten “yuva” olabilmesi için uğraşmak gerekiyor, hem birey olarak hem devlet olarak.


Buz Bebekler
 zaman zaman, işte bu yüceltilen aileye özlemi dile getirse de, işler yolunda değilse reddetmeyi de bir seçenek olarak sunuyor. Arkadaşlarıyla, kendi seçeceği, kan bağı olmayan insanlarla da birlikte yaşamanın yuva sıcaklığında olabileceğini söylüyor.

Yurtta asıl olarak erkek çocukların kurduğu bir “İyilik Çetesi” var. Küçük kızı taciz eden dede gerektiği gibi cezalandırılmayınca devreye giriyorlar mesela, sadece kendi rahat ve güvenliklerini düşünen yetişkinlere güvenmedikleri için kendi adaletlerini kendileri sağlıyorlar. Yaptıklarının doğruluğuna, gerçek adalete, dolayısıyla haklılıklarına inanan, okuru da buna inandıran güçlü çocuklar bunlar… Siz de sonuna kadar onların yanındasınız…

Çocukluk döneminde insana en fazla rahatsızlık veren şeylerden biri adaletsizlik. Kardeş kıskançlığının temelinde yatan etkenlerden biri de bu olabilir. Çocuk dünya benim çevremde dönsün diye değil, sevgi ve ilginin dağılımında gerçekten bir adaletsizlik gördüğünden de hırçınlaşabilir. Ama yetişkinliğe adım atıldıkça bu tepki körelir; adına hoşgörü, kabulleniş, anlayış falan denerek duyarsızlık yüceltilir, böyle hissediyorum, çocukların bu yönünü seviyorum ve büyüdüklerinde de kaybetmemelerini istiyorum. Yazarken de elbette böyle çocukları sonuna kadar destekliyorum.


Dikkat ettim de kitapta tek bir olumlu yetişkin karakter yok aslında, öyle değil mi? Çocuklar yaralarını ya tek başlarına sarıyorlar ya da kimsesizlikten, bırakılmaktan doğan o “ruhsal aile”ye mensup diğer çocuklardan yardım alıyorlar.

Siz sorunca fark ettim, evet öyle gerçekten. Sümer Anne’yle Sema Anne olumlu yetişkinler olsa da kitapta az yer kaplıyorlar. Belki de yalancı yetişkinlerden bıktığım içindir. Bizim çocuk ve gençlik edebiyatımızda fazla yer kaplayan, yol gösterici, doğruyu bilen, iyi yürekli müdürlerden, öğretmenlerden, ana babalardan, onların ahlakçı tutumlarından doğan bir öfke olabilir. Bu sahtekârlıktan bunalıp çocukça bir adalet arayışına yönelmiş olabilirim. O kitapların kahramanlarından intikam almak istiyorum belki. Hey koca adam, hey koca kadın, sen aslında hiç de iyi biri değilsin, bana ne hakla yol gösterirsin demek istiyor olabilirim.

Son olarak, bu kitabı yazarken sizi en çok ne zorladı? Zorlandığınız, tıkandığınız yerler oldu mu?

Fidan’ı hangi kelimelerle konuşturacağım konusunda zorlandım. Zaten o da konuşamadığı için balonları patlattı, ama yine de birkaç kelime etmesi gerekirdi, bu beni uğraştırdı. Sonra Oduncu masalını anımsadığımda, masalda terk edilen çocuklarla yurtlu çocuklar arasında bağ kurduğumda, ağaca asılı kabağın sesini duyurmaya çalıştığımda, boğazın nasıl düğümlü olabileceğini söylediğimde, içimdeki çığlığı bazen bastırdım, bazen bastıramadım. Kendi sesimden, kendi kelimelerimden korktuğum yerler çok bu kitapta.

Buz Bebekler Miyase Sertbarut - Tudem Yayınları, 168 sayfa


AYRAÇ DERGİSİ Röportajı Kasım 2014

Söyleşi: Ayşegül Tozal - Miyase Sertbarut

Öncelikle, “Buz Bebekler” kitabını neden yazdınız? Kitabın kahramanı Ece’nin dünyasının ortaya çıkış hikayesi nedir?

Aslında insan bir romanı yazma gerekçesini tam açıklayamaz. Bir şeyler söyler tabii, ama bu tam bir gerekçe sayılmamalı. Sosyal medyada, internet haberlerinde üs üste çocuk tacizi haberlerinden ürkmeye başlamıştım. Karakter  olarak empati kurmaya fazlasıyla yatkınım, kendimi o çocukların yerine koymaya başladım. Diyelim ki haberde adamın "Sana köpek tasması alacağım," vaadiyle Halil İbrahim adlı çocuğu kandırdığı yazıyor. Bu ayrıntıdan yola çıkarak o çocuğun son saatleri kafamda canlanmaya başlıyor. Onun köpek tasması heyecanı, hayvan sevgisi, adamın aklından geçenler... Sonra çocuğun gerçekle yüzleşmesi, bunu anlayamaması, korkusu... Bir yaşanmışlık hissiyle, anı gibi canlanıyor. Halil İbrahim ölüyor, başka çocuklar da ölüyor ve bunun devam edeceğini biliyorsunuz. Ben hissettiklerimi bu romanla başka çocuklara, henüz kandırılmamışlara aktarmak istedim.

Ece bu kitapta anlatıcı, samimi bir anlatım için ilk ağızdan, bir tanıktan duymalıydı okur. Ece yetiştirme yurtlarında büyüyen binlerce çocuktan biri. Onun gerçekten var olup olmamasının önemi yok. Adı başka olsa da, macerası başka türlü harmanlanmış olsa da ona benzeyen binlerce çocuk var. Sevgisiz büyüyen, el yordamıyla kendisine bir sevgi halesi kurmaya çalışanlardan biri. Büyüdükçe çevresinde olup bitenlerin bir de başka yüzü olduğunun farkına varıyor. Mağazalar gibi insanların da kurumların da bir vitrini olduğunu, ama bir de karanlık deposu bulunduğunu fark ediyor. Vitrin güzel, oysa depoda fareler cirit atıyor. Ben çocukların vitrinlerin cazibesine kapılmasını istemiyorum. Depoların, karanlığın, kirliliğin de farkına varmalılar. Türkiye zor bir ülke. Türkiye'de çocuk olmak fazlasıyla olgunluk gerektiriyor. Masumiyetlerini çabuk kaybediyorlar. Erken olgunlaşmak zorunda kalan çocuklar kendilerini ve çevrelerini iyi anlarlarsa bu durumdan fazla yara almadan sıyrılabilirler diye umuyorum. Ece ve çevresindeki diğer çocuklar bütün o yaralı çocukları temsil eden, yaralarının farkına varıp iyileşme umudunu diri tutan çocuklar.

 “Buz Bebekler” kimlere sesleniyor? Özel bir grup var mı seslenmek istediğiniz?

Bu kitabı benzer hayatlar yaşayanlar da yaşamamış olanlar da roman olarak okuyacaklar. Belirli bir grup için yazmadım. Hayatı anlatıyorum, insanı anlatıyorum. İnsan da türdeş olduğumuz için hepimizi yakından ilgilendiriyor. Buz Bebekler okuyucuyu hem kendi iç dünyasında bir yolculuğa çıkaracak hem karşısındakinin de bir iç dünyası olduğunun farkına varmasını sağlayacak diye umuyorum. O karmaşık içsel yolculuk yorumlandıkça belki zaman zaman ışık da çoğalacak. Tüm diğer romanlar okuyucuya ne katıyorsa bu kitap da o işe yarayacak. Ayrıca bir misyonu yok, olması da doğru değil. Belirli bir misyon için yazdığınızda ortaya iyi bir roman çıkmaz. Edebiyat "fayda" gözettiğinde faydasız olur.

Yetiştirme yurdunda yaşayan bir çocuk bu kitabı okuduğunda nasıl hisseder? Çocukların bu kitabı okurken neler hissedebileceği ile ilgili neler söylemek istersiniz?

Sanırım "yalnız değilmişim" diye düşünür, bu da insanı yalnızlığın kederli havasından kurtarır. Diğer türlüsü daha acıtıcı. Sadece kendisinin öyle olduğunu, sadece kendisinin başına gelmiş olabileceği kuruntusu acıyı çekilmez bir yük haline getirir. Hissedip de dile getiremediklerini bir başkasının sözcüklere, cümlelere dökmüş olması o çocuğa da cesaret verir. Belki o da kendini bir biçimde ifade etmek için sesini yükseltmeyi öğrenir. Öfkeyi, nefreti içeride düğüm halinde tutmaktansa sözcüklere dökmek hem birey hem de toplum açısından en sağlıklı yol. Diğer türlü söyleyememe hali devam ederse uyuşturucu girdabında yok olabilir bu çocuklar. Ya da tüm öfkesini, nefretini, gücünü elindeki bıçağa yükler; kendine veya bir başkasına saplar. Tanık olduğumuz pek çok toplumsal sorun, söyleyememenin yol açtığı en korkunç ifade ediş biçimi.

Sosyal çalışmacıların bire bir çalıştığı konulara bir edebiyatçı olarak yaklaşmışsınız. Bu alanda çalışanların tükenmişlik duygusuna kapıldınız mı? Hangi kaynaklardan beslendiniz? Ayrıca yurt yaşamındaki düzenlemelere dair de pek çok ayrıntı var kitapta. Bu ayrıntıları gözlemlerken yurtları ziyaret ettiniz mi?

Edebiyatçının işi alanda çalışan insanlardan daha kolay, çünkü tükenmeye başladığınızı, acının yoğunlaştığını hissettiğinizde çark edip umudu yerleştirebilirsiniz romanınıza. Başka sularda kulaç atabilirsiniz, iyi bir karakter var edip çocuğa yardım elinin uzanmasını sağlayabilirsiniz. Bu sizin kurgunuz, isterseniz çocuğu son saniyede kurtarabilirsiniz. Sonuçta güvenli bir odada yazıyorsunuz, çocuklarsa tam da göremediğimiz duvarların arkasında. Ama yine de sırça köşkte olmadığım bilinsin isterim. Lise yıllarında dört yıl bir devlet okulunda yatılı öğrenciydim, o şehirdeki yetiştirme yurdunda staj yaptım, çok gözlemim oldu, yurtlu arkadaşlarım vardı, onların anlattıklarını dinlerdim. Ne türden arkadaşlıkları olduğunu, aralarındaki bağları, aileden kopmuşluğu çok yakından gözledim. Buz Bebekler'i yazarken o yetiştirme yurdundaki pek çok ayrıntı, ufaklıkların yataklarından yükselen idrar kokusu, yemekhanedeki aşçıların ellerindeki koca kepçelerin tıngırtısı odamdaydı. Kafamda canlandırmadan yazamam, yaşıyormuş gibi hissetmezsem tek sözcük çıkaramam ağzımdan. Yazma süreci böyle değilse okuyucuyu kandırıyormuş hissine kapılırım.

Özellikle taciz konusunda yazılan kitaplar doğrudan okuru bilgilendirmeye yönelik oluyor. Bu öğelerle bir edebiyat eseri ortaya çıkarmışsınız. Kitapla herhangi bir mesaj verme kaygısı taşıdınız mı?

Yazmaya oturduğumda tek hedefim şuydu: "Bu iyi bir roman olsun." Mesajınız varsa bu doğal akışa ket vurur, bu kaygı kitabı inandırıcılıktan uzaklaştırır. Daha önce dediğim gibi edebiyat "fayda" gözetiyorsa faydasız olur. Ama farkında olmadan bazı iyiliklere yol açabilirsiniz. En başta okurun empati kurmasını sağlayabilirsiniz, insanların duyarlılıklarını tazeleyebilirsiniz, çocukta farkındalık oluşturabilirsiniz. Bütün bu temel insani, vicdani olgular her iyi kitabın sağlayabileceği güzelliklerdir, umarım Buz Bebekler de bu kapıyı aralar.

Söyleşi için teşekkür ederiz.

Ben de teşekkür ederim, sorularınızla ne yapmakta olduğum üzerine bir kez daha düşünme fırsatı verdiniz. 

 İYİ KİTAP GAZETESİ Sayı: 72- YIL 2015
TOPRAK IŞIK

Buz bebeklerin sıcak öyküsü
Her kitabında ele aldığı konuyu ustalıkla işleyen Miyase Sertbarut, Buz Bebekler’de bir çocuk yetiştirme yurdunun dört duvarı arasında olup bitenleri olanca çıplaklığıyla gözler önüne seriyor.
Buz Bebekler… İsmi soğuk ama kendisi sıcak bir kitap… Bu iki zıddın birlikteliğinde tuhaflık olmadığını Ece anlatacak size. Ece kim mi? Doğrusunu isterseniz bunun yanıtını o da çok iyi bilmiyor; kişisel tarihine dair en önemli belge şöyle başlıyor: “Ece Bebek, yurdumuza Çamlık Karakolu memurları tarafından getirilmiştir.” Ve şöyle bitiyor o belge: “Yapılan soruşturmada bebeğin kim ya da kimler tarafından o apartmana bırakıldığı tespit edilememiştir.

Evet, Ece, adresi eksik yazılmış bir mektup gibi Hayat Apartmanı’nda posta kutusunun yanına bırakılmış. Gönderen kısmında bir isim yok. Ece’nin yerinde olup da, iç acıtan o meraktan kurtulmak mümkün değildir herhalde. Onlu yaşlarının başında olan Ece, kişisel tarihinin peşine düşüyor. Saklamaya gerek yok; Ece’nin içi üşüyor. Yetimhanedeki diğer arkadaşlarının da öyle... Belki de bu yüzden Ece’nin yüreği sevgiye doğru kolayca akıyor. Koşulsuz inanan her kalp gibi, hem en kral dostlukları bulabiliyor Ece, hem de kuzu postundaki kurtlara kolayca kanıyor. Ama saf değil Ece; korkak da değil. Kırılganlığına rağmen hayatın üstüne üstüne gidecek güce sahip. Annesinin kundaktayken bıraktığı elini bir tutan olsun istiyor. Aslında bu ihtiyacını karşılayacak insanlar da var 
etrafında. Cem mesela… Mangal gibi bir yüreğin dosta dönüşmüş hâli… İnsanın öyle bir seveni olsun, buzdan ejderhalar saldırsın üstüne. Onun sevgisiyle kolayca eritir hepsini.

Ece başından geçenlerin tümünü Lülüfer’e anlatıyor. Hayır, yazım hatası yok; Nilüfer değil, Lülüfer. Lülüfer’e dönüşen Nilüfer’in çok da naif bir hikâyesi var ama onu buraya yazmak istemiyorum; çünkü kitabın içindeki hâliyle çok güzel. Aynı tadı koruyarak paylaşamam o bilgiyi sizinle. Yine de şu kadarını söyleyebilirim: Lülüfer Ece’nin günlüğüne verdiği isim, yani Buz Bebekler adıyla okur karşısına çıkan kitabın orijinal el yazması kopyası. 

Ece yaşadıklarını ve hissettiklerini Lülüfer’e anlatırken, kızım sana söylüyorum gelinim sen anla, diyor aslında. Topluma ulaşabilmek için okura sesleniyor elbette. Bir kuşağın tamamı bilir o şiiri: Orda bir köy var uzakta…Gitmesek de görmesek de bizim zannettiğimiz köy… Buz Bebekler’den öğreniyoruz ki bir yetimhane de varmış çok yakında… Gitmediğimiz görmediğimiz o yetimhanede Eceler, Cemler, Aybikeler üşüyorlarmış. Müdür Bey’lerin çabaları yetmiyormuş onları ısıtmaya. Tehlikelerle doluymuş dünyaları. Minik bedenlerinin üzerinde akbabalar dolaşıyormuş.

 SEVGİDEN TARAFA...

Hadi, yüzümüzü buruşturarak adını koyalım canavarlardan birinin: çocuk tacizi! Önemli bir yaraya cesaretle kalem vurmuş Miyase Sertbarut. Edebiyatın görevi biraz da kötülükleri teşhir etmek değil midir? Yazının bu işlevini çok güzel yerine getiriyor Buz Bebekler. Gözler üzerlerine çevrilmeyince daha da semiren canavarları anlatıyor. Bak, burada ne rezillikler var diyor. Sen görmezsen, ben görmezsem, biz görmezsek nasıl biter bunlar? Devamı gelmeli böyle hikâyelerin; çünkü iyileşmek için kanatılmayı bekleyen daha çok yara var.

Hani bazı sanatçılar, kışın buzdan heykeller yapıyorlar. Bahar geldiğinde o güzelim eserler eriyip suya dönüşse de zihinlerde izleri kalıyor. Miyase Sertbarut da buzdan bir dünya yaratmış. Yetimhanelerin yürek burkan hikâyesine dokundurmuş kalemini. Öyle güzel dillendirmiş ki insan Türkçenin saldırıya uğradığı bu günlerde, böyle usta kalemlerle karşılaşınca seviniyor. Bizim dilimiz, hikâyenin hasını anlatmak için yeterli demek ki, diye düşünüyor. Ve kalemine daha sıkı sarılıyor; diline daha bir güvenle sahip çıkıyor. Ustası buzdan bir şehir inşa eder sözcüklerle; okur, üşüyerek girse bile içine, o buzdan şehir ana kucağı gibi sarmalar onu ve ısıtır.

Bu sıcak öyküde Ece annesini buldu mu dersiniz? Orasını bilemem. Daha doğrusu, bildiğim hâlde söylemem ama şu kadarını da gizlemem: Yaşam damarından beslenen bir roman Buz Bebekler. Alabildiğine bize ait olan ve dinleyene kadar bize ait olduğunu fark etmediğimiz bir hikâye… Acı, şanssızlık ve kötülüğü bol bir dünyada hayatın sevgiden tarafa inatla akışını anlatıyor.
TOPRAK IŞIK

alanında bir ilk: BUZ BEBEKLER (Dünya Kitap 7.11.2014)

Bu köşeyi düzenli okuyanlar bilir ki ayda bir kez yazdığım için genelde 2 yada 3 kitap tanıtmaya çalışırım.Ancak bu ay bir farklılık yapıp tüm yazıyı Buz Bebekler'e ayıracağım. Çok ödüllü yazarımız Miyase Sertbarut'un yazıp Tudem'in yazarınkine koşut bir cesaretle yayımladığı eser benim bildiğim kadarı ile çocuk tacizi ve pedofili konusuna eğilen ilk çocuk edebiyatı eseri. Daha önce bu zor ve duyarlı konuyu ele alan yetişkin yazarlarımız oldu. Onlar eserlerinde çocuk gözünden anlatımı denediler ancak bu eser bütünüyle 10 yaş üstü grubunu hedef alan, bir çocuk edebiyatçısı tarafından yazılan ilk roman olarak kayıtlara geçecek. En son söyleyeceğimi en baştan söyleyeyim. Miyase Sertbarut, bu çok zor konuda şahane bir anlatı yaratmış. Bu yazıyı şöyle planladım. Kısaca romanı tanıtacağım sonra daha uzunca bu romanın hangi özellikleri ile çocuk edebiyatına değerli bir katkı sunduğunu gerekçelendireceğim.
Buz Bebekler, mekan olarak bir yetiştirme yurdunda geçiyor. Ana karakter Ece,bebekken yurda terkedilmiş bir çocuk. Anlatı Ece'nin Lülüfer adını taktığı defterine yazdıkları ile ilerliyor. Küçükken nilüfer diyemeyen Ece,büyüdükten sonra da bu yanlışı bilinçli olarak sürdürüyor. "Büyümek istemiyordum sanırım. Büyüdükçe çevremdeki sevgi kırıntılarını tamamen kaybedeceğimden korkuyordum sanırım" diye açıklıyor. 3 blokluk yetiştirme yurdunun B bloğunda kalıyor 13 yaşındakini Ece ve yaşadığı yeri şöyle anlatıyor? "Burada bloklar var Lülüfer. Blok..lok..lok..Sen bir sıcaklık alabiliyor musun bu sesi duyunca? Ben alamıyorum. Ev demek gibi değil, eve gidiyorum gibi söylenemez bloğa gidiyorum"

Sertbarut, sözcüklerin müziğine, tınısına, bu tının yarattığı sıcak ya da soğuk duygulara anlatı boyunca dikkat çekiyor ve okurun diline farkındalığını arttırıyor.
Ece yurtta açılan basketbol kursuna gidiyor. Kursu Sadun isimli bir yakışıklı bir öğretmen veriyor. Bir de Feray Hanım var. O da etüt öğretmeni. "Etütlerde bize kitap okuyun der,kendisi telefon mesajlarından başka bir şey okumaz." diye tanıtılan Feray Hanım. Miyase Sertbarut, karakter geliştirmede bir detay sunarak ciltler anlatma tekniğini de çok ustaca yapıyor. Biz bu detaydan Feray Hanım'ın özü ile sözü bir olmayan, kendine dönük bir tip olduğunu çıkarıyoruz. Olayların gelişmesi bizi yanıltmıyor.
Detaydan hareketle yalnız karakter tanımamızı sağlamıyor yazar aynı zamanda koca bir toplumun eleştirisini de yapıyor. Bir örnek görelim:
"Biz dışarıda olan her şeyi iyilikle dolu sanıyorduk.Yurdun bahçesinde emeklemekten kurtulup ilk adımlarımızla yürümeye başladığımızda dışarıdan gelen herkesin bacağına sarılıyorduk. O ayaklar, o dışarıdan gelen özgür ayaklar bize hediye paketleri, baş okşamalar ve gülümseme ile geliyordu... Elimizde paketlerle gülümsüyorduk. Paketler açılıyor,fotoğraflar çekiliyordu. Ayağımıza ya dar ya bol gelen ayakkabıları giyip hediyeci teyzeyle, yardımsever amcalarla makinelere bakıp gülümsüyorduk. Sonra onlar makinelerindeki fotoğraflarla gidiyordu, biz kalıyorduk. Kim bilir kimlere gösterecekler, bakın çocukları mutlu ettik diyecekler." (sayfa16) Bir diğer örnek yurda müfettişlerin geldiği gün,müdürün et aldırıp kavurma yaptırması. "Her gün müfettişler gelse de her gün kavurma yesek" diye yazıyor bunu günlüğüne Ece.
Yurtta bir küçük kız var Aybike. Solucanlarla konuşup, ağaç kabuklarından kiremit yapan bir küçük kız. Onu kardeş belliyor. Tırnaklarını kesiyor, onunla oynuyor. Hiç sahip olmadığı ailesini bilinçaltı oluşturmaya çalışıyor.
Bu sırada basket oynaması gün geçtikçe gelişiyor ve Sadun Öğretmen onu öperek kutluyor. İşte okur ilk kez burada bir gariplik olduğunu hissediyor. Çünkü erkek yurdundan Ece yaşında Cem isimli oğlan Ece'yi uyarıyor. "o adam züppenin teki. Bizim yurtta pis pis dedikodusu var"
Cem, Ece'nin o adamdan ve antremandan uzak durmasını istiyor. Adın çıksın istemiyorum diye gerekçelendiriyor. Olaylar Cem'in çok haklı olduğunu, Sadun Öğretmen demeye insanın eli varmıyor, Sadun denen adam müsveddesinin bir çocuk tacizcisi ve pedofil olduğu ortaya koyuyor. Burada yazarı tekrar kutlamak gerek. Çünkü tacizi melodrama kaçmadan, sadece olayları olduğu gibi anlatarak, çocukları ürkütmeden ama olabileceklere karşı da bilinçlendirerek anlatmış. Etik duruşu son derece net. Taciz görenin hemen bir büyüğüne haber vermesi konusundaki mesaj gayet açık. Yine benzer biçimde yetkililerin kendi koltuklarını kaybetmekten korktukları için tacizi örtbas etme çabalarına eleştirisi de çok güçlü ve net.
Miyase Sertbarut, ülke gerçeklerini çok farkında olan bir yazar. Onun için pembe hayallere yöneltmiyor okuru .
Şöyle örneklemek isterim:
Sadun'un ne mal olduğu ortaya çıkar. Adalete teslim edilir. Yurda müfettişler gelir. Müfettişler gelince olanları Ece defteri Lülüfer'e şöyle yazar: (S.146)
"Müfettişler geldiğinde bir kez de onlara anlattık olup biteni. Ah,Lülüfer, onlar bile bu işin polise yansımasından çok rahatsız. Hallederdik, hallederdik diyorlar hep. Açıkça söylemeseler bile sanki Sadun Hoca değil de biz suçluymuşuz gibi bir hale bürünüyorlar. Hallederlermiş! Tek bildikleri, tek çözümleri kendi çevrelerinden uzaklaştırmak. Tayin çıkartmak. Ama nereye? Başka okula, başka yurda. Yani bu adam öğretmenlik yapmaya devam edecek, öyle mi? ...
"Biz bir aileyiz diyor " müfettişler, insan evde olup biteni önce aile büyükleri ile konuşmalıymış. Müdür Baba ne güne duruyormuş? Müdür Baba balonları(el şeklinde olan balonlar) patlatan çocuğun dedesini cezalandırmak için bir şey yapmış olsaydı belki önce ona anlatabilirdim. Hatırladın mı onu Lülüfer? Gece kalkıp balonları patlatan Fidan'ı. Ne yaptılar? Dedesini mi çağırdılar? Sen bu çocuğa ne yaptın diye hesap mı sordular? Polise mi bildirdiler? Hiçbir şey yapılmadı şimdi Fidan'ı bir başka yuvaya göndermişler. Dedesi o yurda ziyarete de gidiyor belki. Ziyarete geldiğinde kucağına oturtup saçlarını okşuyordur. Fidan o ellere, kırmak istediği parmaklara karşı kendini nasıl savunacak? Belki hafta sonu evci bile çıkartıyordur. Fidan ne yapacak? Balonları tek tek iğne ile patlattı Fidan, daha ne yapacak?"

Yurt odalarında ısınmaya çalışan toz bebekler, buz bebekler betimlemesi kitaba adını da vermiş. (s.87) Miyase Sertbarut, çok hassas bir konuyu yüksek bir duyarlılıkla ve edebi haz duygusundan hiç vazgeçmeden ele almış. Dilerim bu kitap okullara girer de bir çok çocuğun özgürlük yolu olur. Yazar, hem yurt çocuğunun iç dünyasına çok başarı ile girmiş hem de orada gördüğü acı, hüzün ve yalnızlığı en küçük bir biçimde sömürü malzemesi yapmamış. Türkiye'nin kanayan bir  yarasını cesur yürekle ve sorumlulukla görünür kılmış. Görünür kıldığı sadece bu değil. Çocuklara söylenen yalanlar, kendi çıkarı için yapılan iyilikler, aynaya bakan yüzdeki kir hep görünür kılınmış. Tüm bu ağır sorunlara karşın kitap umutlu sonlanıyor. Bir defa Sadun tipli iğrenç insanların sonu hapis. Bu çok güçlü biçimde ortaya çıkan mesaj. Sonra iyi bir dost ile insan yaşama tutunabiliyor. Bu da diğer bir güçlü mesaj. Bir diğer umut veren konu var; onu da okuyanlar görecek. 
Türk Çocuk Edebiyatı Miyase Sertbarut'un kaleminden Buz Bebekler anlatısı ile çocuk tacizi konusunu ele alan çok değerli bir anlatıya kavuştu. Dilerim amacına uygun ele alınır. Dilerim bir bilinçlenme ve özgürleşme aracı olur. Dilerim çocuklar bir daha hiç üzülmez. Dilerim 11 yaş ve üstü tüm çocuklar bu kitapla sınıf ortamında buluşur.
Dilerim cesur yürekler buzdan bebekleri sımsıcak kavrar, yürekler bir daha hiç üşümez Kasım ayında ve daima.

Ayfer Gürdal Ünal
ahru@tnn.net