Site Menüsü

ÇÖP PLAZA röportaj

 
 
Merhamet yorgunluğu yaratmadan…
 
 
Yarattığı inandırıcı karakterlerle genç okurlarını kendine bağlamayı bilen Miyase Sertbarut’tan bambaşka bir roman: Çöp Plaza. Yazar bu kitabında ekmeğini çöpten çıkaranları, “en alttakileri” anlatıyor.
 

"'Ben yoksulluğu güzel anlatmak istedim,’ desem ne kadar vahim bir cümle çıkıyor ortaya görüyor musunuz?” diyor Miyase Sertbarut son kitabı Çöp Plaza  ’dan ve bu kitabı yazmanın kendisi için taşıdığı açmazlardan bahsederken. Genç okur onu 2004 Tudem Edebiyat Ödülleri Roman yarışması ikinciliğini alan Sisin Sakladıkları ile tanıdı. Ardından 2006 yılı Tudem Edebiyat Ödülleri İlkgençlik   Romanları yarışmasında birincilik kazanan Kapiland’ın Kobayları geldi. Bir Anadolu efsanesinden yola çıkarak kaleme aldığı Yılankale ve gençlerin kimlik sorunları ile empati konusunu ele aldığı Kimsin Sen’le okurlarının kalbine kurduğu tahtı sağlamlaştırdı. Sertbarut son kitabı Çöp Plaza  da çıtayı biraz daha yükseltiyor ve gençleri farklı bir empati sınavına davet ediyor.


Siz edebiyatın farklı türlerinde, farklı yaştaki okur gruplarına eserler veren bir yazarsınız. Çocuklara   ve gençlere romanlar, hikâyeler, masallar yazıyorsunuz. Çocuklara   yazmakla gençlere yazmak arasında ne gibi farklar var sizin açınızdan?

Kurmacanın dünyasına girdiğinizde aslında hiçbir şey   fark etmiyor, kurmaca kurmacadır. Yalnızca diliniz biraz değişir, hepsi bu. Gençler için yazıyorsanız çocuklara   yazdıklarınızdan daha sert olma şansı   yakalarsınız belki. Ama sonuçta hayatı anlatıyorsunuz, hayattan kesitler sunuyorsunuz. Okur olarak yaşımız kaç olursa olsun, hayat bizi algılayabildiğimiz ölçüde   ilgilendirir. Yazar olarak da durum farklı değil. Son yazdıklarımın daha çok   gençlere yönelik olması da sanırım o yaş grubunun dilini ve ruhunu sevmemden kaynaklanıyor.


Son yayımlanan kitabınız Çöp   Plaza bir açıdan bana diğer kitaplarınızdan farklı geldi. Daha önce  yayımlanmış olan kitaplarınızda, mesela Kapiland’ın Kobayları’nda, Kimsin Sen’de, keza Sisin Sakladıkları’nda kahramanlarınız hep orta sınıfa mensup, eğitimli, nispeten varsıl ailelerin çocuklarıydı. Ancak son çıkan kitabınız Çöp Plaza’da kaleminizi başka bir yöne çevirmiş ve çöp toplayan çocukların hayatına girmişsiniz. Hep “öteki” olarak görülen, hatta bir şekilde suçla bağdaştırılarak uzağından geçilen insanları yakınımıza getirmişsiniz. Öncelikle bu konuda neler söylemek istersiniz?

Çöp Plaza bambaşka bir roman oldu. Her kitabın ağırlığı, duygudaşlığı farklıdır, ama bu kitap benim için en fazla yakınlık kurduğum, iç döktüğüm anlatı oldu. Bir yanıyla çok gerçekçi, bir yanıyla çok hayalci, ben de öyleyim zaten. Bazen insan kolaya kaçabilir, hedef kitle belirleyebilir, yani oturup ergen problemlerini yazabilirsiniz, futbolu konu edinebilirsiniz, bir hayaletle yol alabilirsiniz, okunur ve sevilirsiniz de, çünkü çocuk ve gençlik edebiyatında “yaz kitabı” hafifliği çoğumuzun kolunu bacağını kaptırdığı bir tuzaktır. Çocuklar neden suya sabuna dokunan kitapları da okumasın ki? Bunları okuyunca anarşist mi olacaklar, melankolik mi olacaklar, depresyona mı girecekler? Hayır, yalnızca farkında olacaklar ve bir kitap okumuş olacaklar.


Yaklaşık bir buçuk yıldır kafa yorduğum, anlatmalıyım ama nasıl anlatmalıyım, dediğim bir durumun hikâyesi Çöp Plaza. Duygu sömürüsü yapmayacak, merhamet yorgunluğu uyandırmayacak, ama yoksulluğu edebiyatla görünür kılacaktım. Konuyu ilk çıtlattığım arkadaş, biraz alaylı yüzüme bakıp, “Sen Kemalettin Tuğcu mu olmak istiyorsun?” demişti. Yok demiştim, kastettiğin gibi değil, başka türlü bir “Kemalettin” olacak bu kitap. O başka türlüyü yakaladığıma inanıyorum.


Bir yazınızda “Kitaplarımda anlattığım her çocuğu yaşıyorum,” dediğinizi hatırlıyorum. Peki, çöp toplayan bu çocukların hayatına, algı dünyasına girmeyi nasıl başardınız? Mesela gidip yaşadıkları mahalleleri görmek, hayatlarına daha yakından bakmak, onları daha yakından tanımak ihtiyacı duydunuz mu? Daha bildiğimiz bir sosyal çevreye ait olan diğer kahramanlarınızı yaratırken hissettiğinizden farklı kaygılarınız oldu mu?

Evet, bu çocukları tanıyorum diyebilirim. Beş yıldır Ankara’nın çöp pazarlarında dolaşırım. Her türlü insan vardır, uçlar dünyasıdır. El Kaide sanıklarıyla ahbaplık edersiniz, bambaşka dostlar edinirsiniz. Bitpazarı demeye dilim varmıyor, çünkü daha alttaki bir dünyanın pazarıdır, tam anlamıyla çöp pazarıdır. Çocuklar da gelirler bir şeyler satmaya, babalarıyla ya da ağabeyleriyle. Ama zordur bu çocukları anlatmak, gerçekten zordur.


Yoksulluğu, edebiyatla anlatmak, savaş fotoğrafı çekmek gibidir. Bir çocuk öldürülürken yaptığı tek şey deklanşöre basmak olan fotoğraf sanatçısının kendi insanlığını sorgulamasına benzer. Ölümün fotoğrafı güzel değildir, ama “Savaşa Hayır!” dedirtmek için de savaş fotoğrafları çekilir.


Risklidir yoksulluğu anlatmak, çünkü yalnızca acıklı bir hikâye anlatmak değildi benim derdim. Bakın söylemesi bile zor. “Ben yoksulluğu güzel anlatmak istedim,” desem ne kadar vahim bir cümle çıkıyor ortaya, görüyor musunuz?


Gene aynı yazınızda “Bana benzeyen ve bana benzemeyen insanları anlattım, size benzeyen ve size benzemeyenleri… Yakınlaştırmak istedim ötedekileri, uzaktan bakmak istedim yakınımdakilere, daha iyi görebilmek ve gösterebilmek için,” diyorsunuz. Çöp Plaza’da böyle bir kaygının sonucu olarak mı çıktı ortaya? Her gün gördüğümüz, burnumuzun dibinde olan, ama gene de duygu, belki de düşünce evrenimizin çok uzağına düşen insanları yakına getirmek miydi amaç? Bunu yaparken amacınız neydi? Ya da hayaliniz mi demeli?

Bu romanda anlattığım üç çocuk, her hafta sonu çöp pazarında gördüğüm çocukların arasından çıktı. Onlara bir dünya yarattım, evlerinin içine gerçekten girmedim, ama onlar beni götürüp gezdirdiler o dünyada, en gizli duygularını paylaştılar, başkalarına söyleyemedikleri şeyleri söylediler. Bütün bunları yazar olarak ben yarattım, ama onlar bana pek çok ipucu verdi. Pazar yerlerindeki halleriyle, gözleriyle, ürkeklikleriyle, cesaretleriyle ipucu verdiler ve kendilerini yazdırdılar. “Bizi anlat!” diye bağırmadılar, ama hep fısıldadılar. Şimdi bu kitapla herkesin kulağına bir şeyler fısıldasınlar istiyorum. Çünkü yalnızca benim duymamın onlara bir yararı yok.


Aslında söyledikleriniz bir şekilde bizi empati konusuna getiriyor. Empati sizin için önemli bir konu. Kimsin Sen adlı romanınızda gençlerin kimlik kaygılarını konu edinmiş, onları empatinin, kendimizden farkı olanı anlayabilmenin önemi ve güçlükleri üzerine düşündürmüştünüz. Çöp Plaza’da da orta ya da üst sınıfa mensup çocuk ve gençleri, yani çocuk ve gençlik edebiyatının asıl alıcı kitlesini oluşturan okurları gene bir empati sınavına çağırıyorsunuz sanki…

Haklısınız, Çöp Plaza’da anlattığım çocuklar, kitap alıp okuyacak çocuklar değil. Ama onları göstermek gerektiğine inandım, bu kitabı okuyacak çocukları onların dünyasında yolculuğa çıkarmak istedim. “Bir köpek alalım mı anne?” diye soruyor ya Fırat, bunu annesine sormuş binlerce çocuk var okuyacak olanlar arasında. Kendi cümlesini, tamamen başka bir dünyaya ait bir çocuğun ağzından duymanın yaratacağı duygudaşlığı düşünsenize. Bu muhteşem bir şey olur, okurun “O da benim gibiymiş,” diyebilmesini sağlamak.


Sizin kitaplarınızda bireysel ya da toplumsal sorunların arkasında her zaman polisiye yönü olan bir macera akıyor. Kahramanlar da bu polisiye olayı çözmeye uğraşıyor. Çöp Plaza’da da benzer bir durum var. Aşırı korumalı yaşamdan dolayı bağışıklık sistemleri çöken zengin çocuklara, mikropla iç içe yaşayan, sağlıklı yoksul çocukların kanının yasadışı yollardan verilmesi üzerine macera başlıyor. Kurguya yönelik bu tercihiniz üzerinde konuşsak biraz. Okuru kitaba çekmek için illa böyle bir macera şart mı? Çocuk okur maceraları seviyor ama genç okur sanki daha fazlasını hazmedebilir gibi geliyor bana…

Gayet sevdim bu soruyu, hem de düşünmemi sağladınız. Macerayı seviyorum aslında, günlük hayatta yaşayamadığımız bir olayı kitaplar aracılığı ile yaşamak hoş bir oyun. Çöp Plaza çocuklarını bu yarı fantastik maceranın dışında tutup kendi gerçeklikleri içinde anlatmış olsam, belki edebi ağırlığı daha fazla olan bir yapıt ortaya çıkardı. Ama ne yazık ki daha az okunurdu. İstedim ki sonuna dek okunsun, çok çocuğa, çok gence ulaşsın. Macera, bu romanda benim için yalnızca araç oldu, amaç değil, çünkü asıl anlatmak istediğim, en alttaki çocuklar, çöplüğün çocukları! Macera olmadan belki empati de eksik kalırdı. Kahramanın yanında yer almamızı sağlayan şey, biraz da onun çözmekte zorlandığı entrikalar değil mi? Üstelik maceramıza metaforik açıdan da bakmak mümkün. Çünkü yoksulların çalınan kanı en tepedekilerin yaşamlarını sürdürmeleri için kullanılıyor. Bunun vahşi sömürüyü bir biçimde yansıttığını düşünüyorum.


Kitabın sonunda halk sağlığı bakanı bir pilot proje tasarlıyor ve mikrop alışverişini arttırma amacıyla yoksulları en zenginlerin gayet korumalı sitesine prefabrik yapılarla taşıyor. Bu noktadan sonra iki farklı son yazmışsınız romana. Biri idealist, biri daha gerçekçi olduğunu belirttiğiniz iki kısa son… Ama bu tür çelişki ve eşitsizliklerle yaşayan tüm toplumlarda böyle bir pilot proje bile, pek çok sebeple, gerçeklikten uzak bir durum aslında. Kitabın sonuna dair neler söylemek istersiniz?

Çöp Plaza aslında başından itibaren alabildiğine romantik, alabildiğine anarşist, alabildiğine gerçekçi, alabildiğine hayalci bir kitap! Sona yaklaşırken, ütopik bir şekilde, dediğiniz gibi hiç de gerçekçi olmayan bir sonla bitmeye eğilim gösterince, dur dedim kendime. Çark edip bu kez karşı-ütopyaya direksiyon kırdım. Ama okurun da kendi kendine tartışması için kurgu dışı bir iki cümleyi de paylaştım orada.


Romanda ilerlerken, bariyerli sitelerle ilgili pek çok makale okuyup, söyleşi dinledim. Türkiye’de öyle bir pilot proje henüz olmasa da bazı Avrupa ülkeleri bu ayrışmayı önleyebilmek adına farklı sosyal statüdeki insanları bir arada tutmak için uygulamış. Ama elbette bu kitaptaki gibi en diptekilerle en tepedekileri bir araya getirmek hayal ötesi bir durumdu.


Röportajın başında da belirtmiştim, Çöp Plaza diğer gençlik kitaplarınızdan farklı bir soluk taşıyor. Aynı soluğu başka kitaplara da taşımayı düşünüyor musunuz? Sırada nasıl projeler var gençler için kafanızda?

Her kitapta başka türlü şeyler yaşamayı seviyorum. Bu nedenle örneğin seri kitap yazamamak gibi bir sorunum var. Aynı kahramanlarla yola devam edemiyor gibiyim. Ama Kapiland’ın Kobayları için bir devam kitabı çıkacak gibi. Bir aşk romanı yazmaya başladım, ama klasik ve romantik bir aşk olmayacak. Öylesi çok sıkıcı olur! Çok proje var, artık hangisi kendini yazdırırsa.


O zaman son bir soru daha. Kimsin Sen’de karakterlerden biri ıslahevine düşüyordu. Kurgu gereği ıslahevi gerçeği kitapta çok uzun yer tutmuyordu, fakat gene de kitaba girmesi çarpıcı bir durumdu. Başka bir romanınızda acaba bu konuyu etraflıca işlemeyi düşünüyor musunuz diye merak etmiştim okurken… Ne dersiniz, gelecekteki kitaplarınızdan biri ıslahevlerini, oraya düşen çocukların gerçeğini anlatabilir mi?

Yazmak benim için kendimi iyileştirmek anlamına da geliyor ve sanırım bu nedenle çocuklar ve gençler için yazmayı yeğliyorum, çünkü umuttan söz edebiliyorum onlar için yazarken. Çöp Plaza’nın hüzünlü yoksulluğunu anlatmak hiç kolay olmadı. Şimdi bunun ardından, yeniden karanlığı yazmaktan, karanlıktaki çocukları yazmaktan ciddi anlamda korkuyorum. Bu nedenle ıslahevlerini anlatan bir kitaba yakın zamanda eğilemem sanırım. Çünkü umuda ihtiyacım var. Onları görmezden gelmek anlamına da gelebilir bu söylediklerim, ama onları yazmak, onları görmekten öte, onları yaşamak anlamına geliyor benim için. Hani çocuklar sorarlar hep, bu yazdıklarınızı yaşadınız mı, diye. Evet, hepsini yaşadım diyebilirim, çünkü yazarken başımdan geçmiş gibi inanıyorum kitabın kurmaca dünyasına.

İyi Kitap sayı: 38 Nisan 2012