Site Menüsü

Hayalet Gemi Yazıları

 

...S...S...S...Salgını

 

Salgın salaklara sarkar. Sanki sadece sahipsiz sanıldıklarındandır salgınla sarmaşık salınımları. Sorsanız... söylemezler. Susarlar saatlerce.

 

Suskunluk salgını salt sanatçıların somurtkanlığı sanılmasın. Sıradan sakinlerin de sebilidir.

Salpaklığın sancaktarlığını samanî sularda saklarlar. Sanayileşmenin saksafoncusu salıncaktaki sağırlara safsata saçarken, sabunhanedekiler sepetlenmiştir. Siyahi siyasetçilerin süngüsü sivriltir solcuları. Sahi stratejisini söylemiş miydi solculuk?

 

Söyleşi saadethanelerinde sakilerin sendikalaşmasının senaryosunu sunan saygıdeğer savcılar, solculuğu solluyorken siz soğutuluyordunuz sokaktan.

Sofiyane salgın, söverek saptı sokağa.

 

Stenografi süslenerek sürüyordu. Stenograf suçu satamayıp sindiriyordu. Sigaranın sönmeyen sıcaklığı, saatin sarkacıyla salınıyordu. Sakin salgın serenadı serpiliyordu sonsuza.

Salgından serzeniş sezonuna sıçranıyordu. Sakatlananlar, sedyelerle soluk soluğa sığınaklara sokuşturuluyordu. Sağaltılamayanlar sağ sarmalda salakça saldırıyordu sol sarmaldakilere. Sol sarmaldakiler sazın sesine sığınıyordu.

 

Saz soloları sakatatlarınızı sağım sağım sağıyordu. Sahi SS subayları size salgılarını sapanlarıyla savurmuş muydu? Siz son saatlerinizde satılmış mıydınız? Seksoloji, selüliti selamlarken sehpalarda sevdiceğiniz son sözünü söylememişti, savuşmuştunuz...

Sezaryenle sezgicilik sıkılgan soluğunuzu sıkıştırdıkça sıkıştırmıştı. Sırılsıklam salaklığınız sızıyordu salgınlardan. Sahi, siz sifonun sızdırdığını sanıyordunuz, sıyrılıveriyordunuz. Savunmanız, silikliğin simgesiydi sandıkta. Sinirlenmeyin. Sinirbilim sizin siparişinizi sloganlaştırmadı, sakinleşin.

 

Suçiçeği, suörümceği, sumercimeği susturucusuz silahlarıyla suratsızlığınızı suspuslamamış mıydı? Sonra... sünnetçi salonun sağından sümüksü sıvılar süpürmüştü sizin solunuza.

Siz sağın solunda mıydınız, solun sağında mı? Sahi siz, sürrealist sürprizleri sevmezdiniz!

Saz soloları sürüyordu. Sadizm sapıncı, sofranın sadakatsiz sabıkalılarına sabotajlar satıyordu.

Sağır Sultan, sümüğünü silip sığındı salavata. Sayıkladı:

 SALGIN SANRIDIR... SALGIN SANRIDIR...

 

Saçma sapan salgınlar sizi sarmış sanıyorsunuz. Sersemliğiniz sağduyunuza sataşıyordu.

Sancılarınız sarmaşıyor soğuk satenlerle SES...SSSS. Siz, sadeci 'siz'i seviyorsunuz...sss...

Sadece size "siz" seslenişiyle seslenenleri...

Miyase Sertbarut

Hayalet Gemi sayı 31

 

BİLGE KARASU'YLA BİR GECE:

BİNBİR GECE

 

Birine hayran olmam gerekseydi onu seçerdim. "En son kimi okudun?" deseler, onun adım verirdim. İlk onunla başladım belki de okumaya. Gerçek anlamda okumaya, anlamaya...

 

Kendini en az gösteren o... Hakkında en az yazılmış ve yazılıyor olması bu nedenden midir? Az konuşan, seslerle en az oynayan o... İçe kapanıklılığı, yalnızlığı, insansızlığı ve seçimini kedilerden yana yapmış olması mı beni çeken? "Çiğlik edip ne kadar piştiğimizi mi anlatıyoruz?" diye sorması mı içten içe? Yoksa "İnsanların başkalarına ne denli kapalı olabileceklerinin farkına varmıyoruz." deyişi mi?

 

"Onu anlamıyorum ama beğeniyorum." diyen çok kişi olmalı. Ben de onu anlamaya, anlamadığımı anladığım an başladım.

 

Bilge Karasu adına yakışır yaşadı. Benim içimde şimdiki zaman ekini taşıyor "yaşamak" onunla birlikte. Dostuyum, çocuğuyum, kedisiyim... En çok da kedisiyim. Kendi yalnızlığımda okşatırım düşüncelerimi. Okşanmanın rehaveti mırıltılara dönüşünce o da iletişimin içine girer. "Konuşanlarla konuşurum; konuşmayanları çok iyi anlarım, ben de onlardanımdır çünkü." Ben de onlardanım. Bundan mıdır hamam böceklerine kıyamazlığım, ayrık otlarını yolamazlığım, çocukları azarlayamazlığım?... "Sokaktaki insan" diye adlandırdıklarına sorsam "Uyuzun birisin sen!" derler. "Toplumcu" denenlere sorsam "Korkaklık seni içine kaçırmış be kaplumbağa!" diyecekler. Bilge Karasu'ya soruyorum: "Kendi izinden başka? Neredeydi kurtuluş?" diyor bir kedi şeytanlığı ile.

 

Kendi izim, kendi içimdeydi. İçimi nasıl böyle örmüşüm? Bu ipi, bu şişi ne zaman almışım elime? Bu motifleri kim dokumuş zihnime? Deli gömleğini kim geçirmiş sırtıma? Çözmek için mi çabam, yoksa çaprazları çoğaltmak mı?

 

Geceme bakıyorum. Bira, sigara, radyo, umut... Bu gece oynaşlarım bunlar mı? Bu kadar mı? Geçmiş nerede? Ya gelecek? Karasu'ya bakıyorum. Ona düşüyor anlatmak: "Bir geçmişi anlatmanın, bir geleceği düşlemenin

ötesine geçebilmek gerekti..." Anladım. (Tırnağın hem içinde hem dışında anlamak) Onu anlatmak dönüp dolaşıp kendimi anlatma noktasına geliyor. Birilerini anlatanlar da hep böyle yapıyor; ama inatla başkalarını anlattıklarını söylemiyorlar mı?... Deli gömleğimin dikişleri geriliyor.

 

Yardım et Bilge Kedi!

 

Ediyor. ("Bu benim anlayacağım bir şey değil galiba" diyebilmek, "ben her şeyi anlarım" demekten öteye bir adım atabilmiş olmaktır.)

 

Adım adım öteye gitmek istiyorum seninle. Arkalarda kalabilirim kimi zaman. Öne geçtiğimi de görebilirsin. Sen 1995'te durdun. Sayılacak günlerim var benim. Aşılacak engellerim, toplanacak deniz kabuklarım var, yeniden denize atılmak için. Gözlerimdeki insani kıskançlığı görmelisin. Kötü niyetimi gizleyemiyorum. Beceriksizlik ediyorum. Bana baktığını biliyorum. Bakıp bakıp sustuğunu, ne düşündüğümü bildiğini biliyorum. Utanmamam için sevgiyle gülümsediğini...

 

Miyase Sertbarut

Hayalet Gemi, sayı 28, 1996

 

 

 

BEN YOĞURDU MAYALARKEN

 

Çevremdeki her değişimi bir bozulma olarak görmeye başladım ben yoğurdu mayalarken.

Keşke yazılar müzikli yazılabilse. Müzik evet ses değil. Madenî kaşığın ucuz Rus çanağına çarpa çarpa oluşturduğu müzik. Yazacağım hiçbir ses biçimi, o çıngırtıyı, şıngırtıyı, tıngırtıyı veremez. Çocukları, torunları, yeğenleri olanlar bilirler. Yeni çocuk kitapları var hani... Kapağı açıp düğmeye basıyorsunuz resme uygun bir ses çıkıyor. Ambulans, polis arabası, itfaiye, uzay aracı... Yazdıklarımın arasına da öyle düğmeler yerleştirmek isterdim. Madenî kaşığın ucuz Rus çanağında çıkardığı müzik... Musluktan akan suya tutularak söndürülen sigaranın çok hafif cızırtısı... Salondaki televizyonda izlenen çizgi film kahramanlarının abartılı düşme sesleri...

 

Ben yoğurdu mayalarken bunları düşünüyordum.

Kim bilir kaç yüzyıldır aynı biçimde yapılan yoğurdu atalarımdan öğrendiğim gibi mayalıyordum. Ocakta yeterince kaynatılmış duru süt bana bakıyor. Üzeri ince, sarı bir kabuk bağlamış. Yoğurt olmayı ister mi istemez mi bilmiyorum. Bu ona sorulmamıştır, sorulamaz öyle biliriz. Yoğurda dönüşme bozulma sayılmaz mı? Ben onun bozulmasını yoğurda dönüştürerek sağlayacağım. O kendisini bozsa benim tüketemeyeceğim bir biçimde yapacak bunu.

Çevremdeki her değişimi bir bozulma olarak görmeye başladım ben yoğurdu mayalarken.

Yemekler yapıyorduk bir takım otları, kabukları; bir takım sıvılarla karıştırarak kendileri olmaktan vazgeçirterek aş biçimine dönüştürüyorduk. Güzel güzel yaşayan iki insanı bir arada yaşatıp birbirlerini bozmalarını, değiştirmelerini,dönüştürmelerini sağlayarak aşk yapıyorduk. Sonra bir çocuk doğuyordu çırılçıplak! İlk eylem ağlamak... Kundaklıyor, sarıp sarmalıyorduk. Ağlamasını saçma bir gülmeye dönüştürüyorduk. Kökleri metrelerce derinde, dalları metrelerce yukarda bir ağacı kesiyorduk. Bu kesik ağaçtan YARARLI dediğimiz binlerce nesne yapıyorduk. Ona kıçımızı siliyorduk, üzerine oturuyorduk. Yazı yazıyorduk yalanlarla örtüşen. Evler yapıyorduk, gizliyorduk birbirimizi. Otlardan ipler yapıyorduk, boğuyorduk, asıyorduk ince-kalın kendirlerle.

 

Ben yoğurdu mayalarken.... Bu madenî kaşık ilkel müziğini yayarken, süt buğusunu ve kokusunu salarken odaya bunları düşünüyordum. Beynim ve oradaki bilinmeyen boşluklar, doluluklar bunları düşündürüyordu bana. O da bozulmuştu ve düşünüyordu. Daha da bozulacaktı üstelik.

Ben yoğurdu mayalarken atalarımın yüzlerce yıl önce belki de beyinlerinin yeni yeni bozulduğu yıllarda tıpkı benim gibi yoğurt mayaladıklarını düşündüm. Ateşi bulup sütü kaynatarak içtikleri yıllar. Bir çobandı, belki bir kadın. Kimbilir, hem çoban hem kadın da olabilirdi. Ayrıntılar önem kazandı sonra. Ne kadar süte ne kadar maya? Ne kadar beklenmeliydi? Ekşi mi güzel olurdu yoksa biraz tatlı olsa daha mı iyi? Zaman önem kazandı sonra. Dört beş saat –Güneş şu kırmızı kayanın oradan çıkıp iki mızrak boyu yükselinceye dek- beklenirse tatlı oluyordu yoğurt. Üç mızrak boyu yükselirse ekşi. Unutulur da güneş kara kayanın oradan battığında açılırsa toprak çanak, fokur fokur kaynadığı görülürdü. Kimseye

yararı yoktu bu kadar bozulmuş sütün. Az bozulmalıydı her şey. Azar azar... Bu unutulmuş süt bozuğu dökülürdü. Döküldüğü yerdeki otu, ağacı da kuruturdu, onlar da otsuz, ağaçsız yerler buldular fokurdayan yoğurtları dökmek için. Böyle çorak yerleri bulmak gün gün kolaylaşıyordu. Ya da geceyi bekliyorlardı sevmedikleri komşularının ekinlerine, ağaçlarına serpmek için.

 

Ben yoğurdu mayalarken bu madenî kaşık ilkel müziğini yayarken bozarak ve bozularak yaşam sürüyor. Yoğurdu mayalama işinin yüzyıllardır böyle olduğunu düşünüyorum.

 

Şimdilerde sütü bozma işini geliştiriyorlar. Bozulma işi dile, damağa yeni tatlar kazandırmak uğruna geliştiriliyor. Meyveli yoğurtlar satılıyor marketlerde. Güzel, küçük, resimli ambalajlarda.

 

 

Hayalet Gemi, sayı 27, 1995

Miyase Sertbarut

 

 

 

 

Çocuğun Merdiveni: Sırık Fasulyeleri

 

Çocukluğumda bir düştü merdiven benim için. Çünkü on yıl merdivensiz yaşadım. Evimiz tek katlıydı. Katsız desek daha doğru. Okulum da öyle. Bir tek basamak bile önemliydi. Bildiğim, gözümde canlandırmaya çalıştığım tek merdiven bir masalın içinde gizliydi. O masalın kahramanı olmayı başka hiç bir masal için istemedim. Gökyüzüne, bulutların üzerine, devin şatosuna ulaştıran sırık fasulyenin basamakları... Ama ektiğim fasulyeler boyumu bile geçmiyordu.

 

Kente taşınmanın benim için en önemli yanı merdivenli binalarla iç içe yaşamak olacaktı. Düşüm gerçekleşti. Evde, okulda, park kaydıraklarında hep o. Değişik biçimlere bürünmüş olsalar da hep onlar: Benim sırık fasulyelerim, yani merdivenler... Kimi zaman inşaatlara girer tam anlamıyla merdivenleşmemiş basamakları tırmanır yapının en üst katına çıkar, çevreyi izlerdim. O zamanlar korkmazdım. Çocukların tecavüze uğradığı, boğazının sıkılıp öldürüldüğü ya da kafasının taşla ezildiği yerler değildi inşaatlar ve merdiven altları. Bunları sonradan öğrendim. Yine de yeni merdiven keşifleri için dolaştım oralarda. Yüzlerce çocuk bu merdiven tutkusu nedeniyle hâlâ oralarda kurban ediliyor. Büyüdükçe gördüm. Yalnızca benim çocukluğum değil merdiven düşlerinde salınan. Hepimiz tatmışız, tadıyoruz.

 

Okul merdivenlerini gözledim. Diğer can sıkıcı yanlarından farklıdır orası. Canlıdır. İtişip kakışma hep orada olur. Şakalaşma, bağrışma en özgür orada gerçekleşir. Merdiven küpeştesi pırıl pırıldır kayılmaktan. İnişin renkliliğini daha da canlandırır bu kayışlar. Kafa yarılması bile göze alınır. Nöbetçi öğretmenler ise birer jandarma gibi beklerler merdiven sahanlığını. Bu zevkten yoksun bırakılan öğrenciler derste izin alır öğretmenden uyduruk bir nedenle. Kimse yoktur merdiven başında. Pantolonu ya da eteği kaymaktan pırıl pırıl yanana dek kayarlar...

 

Merdiven sevgisi yalnızca çocuklara özgü bir bağımlılık değil. Sanatçılar da merdiven imgesini taşırlar içlerinde ve yapıtlarında. Ahmet Haşim herkesin aklındadır.

"Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden / Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak..."

 

Ama sanatçılar farklı çocuklardan, onlar (sanatçılar) bir yığın benzetme ile ve imgeleştirerek kılıktan kılığa sokarlar merdiveni. Çocukların merdiveni ise yalındır. O ne insan ömrünü simgeler ne başarı yükseltisidir. Yalnızca merdivendir, kendisidir. Edip Cansever apaçık söylemiştir bunu: "Bir yeni biçim eklersin insan olacağa / masaya, merdivene, aynalı dolaba..."

 

Sinema sanatında da merdiven bol bol tüketilmiştir, insanların paldır küldür düştüğü, felçli bir

kadının bir türlü inemeyip de binbir korku yaşadığı yerdir. Karanlık bodrumlara götüren, gizemli çatı katlarına çıkartandır.

 

Ben yine de çocukların merdivenini seviyorum. Ağaca dayayıp can eriklerine ulaşırlar. Resmini yere çizip üzerinde taş sektirirler. Fotoğrafçıya poz vermek için çıkmazlar üzerine, daha işlevseldir. Ortalama insanlar gibi korkmazlar merdiven altından geçmekten.

 

Asansör sözcüğünü bu merdiven sözcüğü bölüp parçalatıyor bana. Alışır mıyım? Alışır mı çocuklar?... Alıştılar mı?

 

Binmeyin o kapalı dolaba çocuklar! Yeni çağın şairleri almayın onu dizelerinize. Hangi ağacın eriğine ulaşırsınız onunla? Belki tek güzel yanı kapalı öpüşme alanı olmasıdır, ama sevgililer, alıştırın insanları artık merdivenlerde öpüşmeye.

 

Miyase Sertbarut

Hayalet gemi, Sayı 30, 1996