Site Menüsü

RÖPORTAJLARDAN




2 Nisan 2015 Perşembe

YILANKALE
http://kurmacabiyografiler.blogspot.com.tr/2015/04/yilankale.html

Yılankale Mezopotamya kültürünün ortak motifi Şahmeran'ın hikâyesini anlatan bir çocuk kitabı.
Yazarı Miyase Sertbarut, Tarsus varyantı üzerinden dillendirmiş efsaneyi. Kitabı okumayı bitirdiğinizde bir de bakıyorsunuz Şahmeran efsanesini, yöre halkının Şahmeran'ın yaşadığına dair inançlarını, efsanenin yaslandığı felsefeyi öğrenivermişsiniz.
Şahmeran, hiç yaşlanmayan, ölünce ruhunun kızına geçtiğine inanılan yarısı yılan, yarısı insan bir varlıktır, yılanların Şahıdır.
Bir ihanet sonucu kendisini yerin yedi kat altında, Şahmeran'ın sarayında bulan Camsap yıllarca onlarla birlikte yaşar. Benzerlerinin yanına dönme isteğini daha fazla bastıramayınca yalvarır yakarır, Şahmeran'a. Evine döndüğünde Şahmeran'ın yeri hakkında tek kelime etmeyeceğine dair söz verir. Ancak bir kez ihanetle çizilmiştir yolu, istemese de Şahmeran'ı ele verir. Efsanenin sonunda Şahmeran yaptığı iyiliğe karşın ölür. Bu son, belli ki içine sinmez Miyase Sertbarut'un. Hiçbir varyantta olmayan bir ilaveyle çözüm yolunu bulur. Şahmeran, ölümünden önce bir yumurta bırakır ve Şahmeran'ın ruhunu taşıyan, yumurtadan çıkan kızı, yılanların yeni şahı olur. Bu defa daha temkinlidir Şahmeran, insanlarla yeniden karşılaşmamaya yeminli. Tarsus kenti yılanlar tarafından istila edilmediğine, insanlar hâlâ oralarda çiftçilik, hayvancılık yapabildiğine göre yılanların öfkesini kontrol eden bir Şahmeran yaşıyordur belki de, kim bilir...
Miyase Sertbarut'la Yılankale kitabı, Şahmeran efsanesi ve edebiyat üzerine konuştuk. 
50 kelimeyle bize kim olduğunuzu anlatabilir misiniz?

İşte bu 50 kelimeyi bulamadığım için yazmaya devam eden biriyim. Kendini yazarak arayan, bulduğunu sandığı şeyin bir süre sonra kendisi olmadığını anlayan, sözcüklere âşık, onlarla oynamayı seven, hayal ile gerçeği harmanlayan, hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu çoğu zaman karıştıran biriyim. Daha somut şeyler isterseniz Çukurova'da doğmuş, ama çoğu zaman bozkır iklimlerinde bulunmuş  52 yaşında bir kadınım.
Tuna'nın Büyülü Gemisi ve Kırmızı Kartal adlı iki uzun öyküden oluşan dosyanızla 2003 Tudem Edebiyat Ödülleri Öykü birinciliğini kazandınız ve bu öyküler iki ayrı kitap halinde yayımlandı. Yazmaya başladığınız ilk andan, kazandığınız ödül ve dosyanızın kitaplaştırılmasına uzanan süreçte yazı öğretmenleriniz (size ilham veren metinler, yazarlar, yazı konusunda iyi tavsiyede bulunan dostlar) kim oldu?

Öncelikle Orhan Kemal'in romanları. Onun kısa cümleleri, yalın akan anlatımı, diyaloglarının inandırıcılığı. Sonra Mehmet Seyda. Onun da insanın iç dünyasında gezinmesi, ruhsal çözümlemeler yapması, karakterlerini derinlemesine işlemesi, kimi zaman onlarla dalga geçmesi beni hep etkiledi. Bazen kötü metinler de yol gösterdi, "Ben böyle yazmamalıyım," dedirtti. Yani çocukluğumda ilk etkisinde kaldığım masal olan "Sihirli Fasulyeler" den son zamanlarda beğeniyle okuduğum Cemil Kavukçu'nun TasmalıGüvercin'ine kadar tüm metinlerden farkında olmadan öğrendiğim çok şey var ve bu devam edecek.
Yılankale, Tudem Yayınları'ndan çıkan 12. kitabınız. Konusunu Mezopotamya halklarının ortak motifi Şahmeran'ın hikâyesinden alıyor. Şahmeran, Anadolu'da özellikle Mardin ve Tarsus yöresinde halk tarafından benimsenen, anlatılan, uğur ve bereket getirmesi için evlere resmi asılan sözlü halk kültürüne ait önemli bir motif. Şahmeran'ı bir çocuk kitabı kahramanı yapma fikri nasıl ortaya çıktı?
Şahmeran efsanesini çocukken ilk dinlediğimde "İnsan denen varlık ne kadar vefasızmış, iyilik bilmezmiş" diye düşünmüştüm. Onun öldürülmüş olması hep sızlatır içimi. Yeniden doğmalıydı, daha akıllı, daha dikkatli  olmalıydı. Yılankale romanı bu hayalimi gerçekleştirmek için bir fırsat sundu bana. Efsaneyi yeni baştan yazamazdım, halkların hafızasında yer eden hikâyeyi değiştiremezdim ama neden kendisi gibi birini emanet etmemiş olsun bu topraklara? Bu fikirle insanların var olduğunu bilmedikleri o yılan yumurtasının Yılankale'nin derinliklerinde olduğunu hayal ettim. Günü geldi ve yumurta çatladı, içinden çıkan Şahmeran'ı kızıydı, annesinin bıraktığı yerden yaşamaya devam etti. Hem içimdeki sızıya bir teselli, hem çocukluğumun Şahmeran'ına bir vefa sunmak istedim belki.
Şahmeran'ın hikâyesini anlatırken Tarsus varyantını tercih etmiş, mekân olarak da Yılankale'yi seçmişsiniz. Bunun özel bir sebebi var mı?

Yılankale gerçek bir kale olarak benim doğduğum yerde, Ceyhan'da hükmünü sürmeye devam ediyor. Taşlar uzun ömürlü, efsaneler de öyle. Aralarında böyle bir benzerlik olsa da büyük bir de fark var. Taşları görür ve dokunabilirsin, ama efsane ağızdan ağıza, kulaktan kulağa biçim, renk, motif değiştirir. Efsanenin esnekliği ve taşınabilirliği ile kalenin hantallığı ve sabitliği ilginç göründü gözüme. Yörede Yılankale'ye Şahmeran kalesi diyenler de var. Bu kaleye iki üç kez çıktım. Belki ben de iz aradım, efsanenin izini... Bulamadım, gerçek bir yılanla bile karşılaşmadım orada. Gerçekte bulamadığım şeylerle yazarken karşılaşmak hoşuma gidiyor, çünkü yazdıklarımı başka bir düzlemde yaşıyormuş hissine kapılıyorum. Romandaki çocuklar benim bulamadığımı böylece buldular, Şahmeran'ın uzun siyah saçından bir tel. Yani çocuklarla birlikte hem o kalede gerçek adımlarla yeniden dolaşmış gibi oldum, hem de aradığımı buldum.
Çocuklar ve yetişkinler neden Yılankale'yi okumalı?

İnsanların okuma gerekçeleri o kadar farklı ki, hem bunu yazar olarak ben söylememeliyim. Bazen kapak hoşuna gider okuyucunun, bazen kitabın adı, bazen "şu sıralar okuyacak bir şey yok elimde" diye bile okunabilir bir kitap. Yılankale en çok beklenmedik sonu için okunmalı belki de.
Son olarak okur Miyase Sertbarut'u tanıyabilir miyiz? Kimleri okumayı sever? Teşekkür ederim.

Çok karışık bir okuma düzenim var. Daha doğrusu düzensiz ve plansız okurum. Hani Yılankale'de Sahaf Sami var ya, işte onun gibi ben de bazen kitap avcılığı yapar bitpazarlarında kitap yığınlarını karıştırırım. Oralarda eski, yeni, çok satan ya da keşfedilmemiş kitaplar vardır. İşte o yığınların başında kitap keşfetmeyi severim. Pek çok sevdiğim yazar var. Latife Tekin, Cemil Kavukçu, Hasan Ali Toptaş, Emrah Serbes, Hakan Günday, Şebnem İşigüzel, Johne Boyne, Neil Gaiman ve daha pek çok...

Söyleşi için ben de teşekkür ederim. Yılankale'de bir daha dolaşmamı sağladınız; kim bilir o hüzünlü Şahmeran da sevinmiş olabilir yeniden kendinden bahsedilmesine.
http://kurmacabiyografiler.blogspot.com.tr/2015/04/yilankale.html





AYDINLIK KİTAP EKİ  16 KASIM 2012

 

DAMLA YAZICI - MİYASE SERTBARUT

 

Genelde yetişkinler için değil de çocuklar için yazmayı seçtiniz, neden çocuklara hitap etmek?

Bir raslantı bu. İyi bir raslantı. Çankaya Belediyesi ve Damar Edebiyat dergisi ortak bir yarışma açmıştı. Pek çok alan vardı yarışmada. Ama duyuruyu geç görmüştüm. Son katılım tarihine yetişemeyebilirdim. Daha kısa sürede biter diye çocuk öyküleri yazıp yollamaya karar verdim. Ama yazdıkça yetişkinlere yazarkenki halimden hiç de farklı olmadığımı gördüm. Aynı kaygılar, aynı yaratım süreci; bir kurmacanın içinde dolaşıp durmak ve başkalarını da bu kurmaca dünyaya inandırma çabası.

Yazıyı ve yaratımı ciddiye aldığınız sürece edebiyatın hangi dalında ürün verirseniz verin aynı hazzı yaşıyorsunuz, bunu anladım. Sonra da vazgeçemedim.

 

Kitaplarınızı yazarken çocukların ruhuna inmek adına nelerden beslenirsiniz?

Çocuk vahşidir, aykırıdır, anarşisttir ve pek çok şeyi ciddiye almaz. Ama öğrenmek için rol yapmak, taklit etmek zorunda kalır. Onların bu yanı beni etkiliyor ve bundan besleniyorum. Benim içimde de böyle şeyler var, yazdıkça o yanım ortaya çıkıyor.  

 

Çöp Plaza” kitabınıza baktığımızda ciddi bir toplumsal sorunu gözler önüne seriyorsunuz. Çocuk çöp toplayıcılar ve kent elitlerinin elleri çöpe değmemiş steril çocukları ve bağışıklık sistemleri çöktüğünde yollarının “mikropla” barışık çocukların yaşadığı semtlere düşmesi... İki gruptan da çocuk sizi okuyor büyük ihtimalle. Kitabı bitirdiklerinde nasıl bir etkide kalıyorlar sizce? Sizin amacınız ne oluyor bu tür konuları işlerken?

Çöp Plaza'yı yazarken korktum. Çünkü çocuk okur bir yetişkinden daha yoğun biçimde kendini kahramanın yerine koyar. Kim kendini çöp toplayanların yerine koymak ister? Empati kurmalarını sağlayamazsam romanın başarısız olması kaçınılmaz. Bir yoksulluk trajedisine dönüşme tehlikesi de vardı. Bu durumda maceraya tutundum ve çocuk kahramanlarımın iç dünyasını, onları severek, onları anlayarak, onlara inanarak anlattım. Onların tarafında yer aldım.

Şimdiye kadarki duyumlarım bu kitabı çocuklardan daha fazla yetişkinlerin sevdiği yönünde. Çocuklar işin macera kısmıyla ilgililer. Çünkü o yönde bir okuma alışkanlığına ve birikimine sahipler. Ama zaten ben de çocukları bilinçlendireyim derdinde değilim. İnsanları anlatıyorum, bu insanlar toplumdaki sorunlarla birlikte yaşıyorlar. Sorunları göz ardı edip tamamen yalıtılmış bir macera kurgulamak benim tarzım değil. Ama edebiyatı da toplumsal sorunları aktarma aracı olarak görmüyorum. Yazma sürecinde inandığım ve sevdiğim hayali kahramanlarla bir süre yolculuk yapmak hoşuma gidiyor. Okur da bu kitabı eline aldığında benim gibi bir yolculuğa çıksın istiyorum. Bu birlikte yol alma sırasında kimi zaman toplumsal sorunlar üzerine de kafa yorabilir insan, ama bu konuda çocuklara fazlaca yüklenmeyi doğru bulmuyorum.

 

Bazen bir çocuk kitabı okuruz ve yıllar sonra karakterimizi büyük ölçüde etkileyen kitap olduğunu anlarız onun. Sizin için bu kitap hangisidir?

Karakterimi etkilemiş midir bilmiyorum, ama Jack ve Fasulye Sırığı adlı masalı çok severdim. Bir gecede büyüyüp bulutlara uzanan fasulyeler... O yılların çocuğu için ne görkemli bir hayâl! Birkaç kez fasulye ekme girişiminde de bulundum. Ama tohumların genetiğiyle oynanmaya başladığı yıllara denk geldiği için fasulyeler büyümedi. Geçenlerde evde çimlendirmek istedim, bırakın bulutlara çıkmayı filiz bile vermediler.

 

Çocuk edebiyatına gereken özen ve önem gösteriliyor mu ülkemizde sizce?

Bir değişim var. Hem içerik anlayışı değişiyor hem görsel anlayış değişiyor. Çocuğun beklentileri, istekleri, yaşı göz önünde bulunduruluyor. Yazarlar daha özgür, dil ve anlatım renkli, yıllardır ele alınmayan temalar rahatlıkla yazılıyor. Tutucu bildiğimiz yayınevleri bile "çılgın" kitaplar yayınlayabiliyor. Klasik ve kolay yolu seçenler de çok fazla. Dinî içerikle bezenmiş çocuk kitapları da hüküm sürüyor. Bunca çokluğun içinde iyi kitabı bulup okumak çocuğun şansına kalmış. Bir yetişkin için kötü kitaptan sıyrılmak kolaydır; ama çocuk birkaç kez baştan savma yazılmış kitapla zaman geçirmek zorunda kaldığında daha sonra dünyanın en iyi kitabını da sunsanız ona, işe yaramıyor.

 

Tüyap'ın bu sene çocuk ve gençlik edebiyatı konseptiyle kurgulanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bu bir şeyi değiştirir mi emin değilim. Evet paneller olacak, çocuk ve gençlik yayınları hakkında daha fazla konuşulacak ama sonra yine her şey eski haliyle devam edecek, bir şey değişmeyecek diye düşünüyorum. Yayınevlerinin ticari kaygıları var, bu da onların kolay ve ucuz yollara sapmalarına neden oluyor. Kıyıya vurmuş denizyıldızını yeniden suya fırlatmak beni motive etmiyor. Ama belki de inanmak gerek eski masallara.

 

Radyo oyunlarınız da var. Radyo oyunu günümüzde hangi durumda. Sizin hayatınızdaki yeri nedir?

Radyo oyunları can çekişiyordu bir süredir ve artık "öldü" diyebiliriz. Biz sözlü anlatım geleneği güçlü bir toplumduk. Radyo oyunları bu yapıdaki bir toplumda doğaldır ki sevildi ve çok dinlendi. Derken yazılı kültür yarım yamalak yaşandı ve hızlı biçimde görsel toplum aşamasına sıçradık. Televizyon, bilgisayar ve başka teknolojik araçlar görsel algıya hizmet ettiler, ediyorlar. Radyo oyunu ise işitsel ve zihinsel yaratım ortamına hitap ediyordu, ölmesi doğal.

Bu oyunları dinlemek hayal gücümü çok besledi sanırım. Onlar hayalimdeki filmlerin adamlarına, kadınlarına ve çocuklarına dublaj yapıyordu sanki. Radyo oyunlarında dinleyici çok etkindir, yazardan ve seslendirenden daha etkin.

 

Gelecek projelerinizi de soralım, yeni bir kitap çalışması var mı şu an?

Olmaz mı? Seri kitap yazmaktan hoşlanmasam da okurların yönlendirmesiyle Kapiland'ın Kobayları'na bir devam romanı var, bitti bitecek. Dış kaynaklı hayalet ve vampir kitaplarına inat yerel bir korku romanı planım var, cinli minli... Ve tehlikeli bir konuyu daha yazıyorum, taciz, çocuk tacizi. Anlatması zor, dengeyi kurmak çok hesap kitap istiyor, ama yazılması gerekiyor.

Ayrıca tamamladığım ve 2013'te yayınlanacak anarşist bir polis köpeğim var. Yunanistan'daki eylemcilere destek veren bir köpek vardı, ondan esinlenerek yazdım.

Yine Çöp Plaza alışık olmadık bir sonla bitmişti, o çocukları bu belirsizlikle bırakamam. Bağımsız da okunabilecek bir devam romanı "Son Söz Söylenmedi." diye çıkabilir ortaya. Korkarım ki öldüğümde en az on beş yarım roman bırakacağım geride.


 Cumhuriyet Kitap, 19 Ekim 2006 SALİH MERCANOĞLU

- Sizi çocuk ve ilk gençlik yazınından tanıyoruz. yetişkinler için yazdığınız ilk kitap Piper Pa-25 bizim için sürpriz oldu.

- Benim için pek öyle olmadı, çocukluğumdan bu yana yazdığım bir romandı ve bugün 43 yaşındayım, yeni bitirdim; ya da bitirmedim de yorulup kalemi bıraktım. Şaka bir yana yazın alanındaki her türle ilgilendim ve bu ilgi yoğun olarak çocuk ve ilk gençlik için ürüne dönüştü. Radyo oyunları, şiir, senaryo, sahne metinleri, tv skeçleri, denemeler zaman ayırdığım türler.

Çocuk ve ilk gençlik yazınından sonra da en çok radyo oyunları alanında ürün verdiğimi görüyorum. Bu oyunların içinde hem yetişkinler için hem çocuklar için yazılmış ve seslendirilmiş yapıtlar bulunuyor. Pek çok edebiyatçı gibi ben de iyi edebiyatta yaş, cinsiyet, sınıf ayrımı olmadığını düşünüyorum.

- Kitap dar boyutuyla geniş bir coğrafyayı barındırıyor. Güneydoğu, İçanadolu, Orta Asya... Dilin sınırlarını zorlayan bir coğrafya. Bu iklimlerde yaşayan insanlar ve onların mitleri... Roman boyunca arka fonda bir belgesel tadında duruyor. Romanı sürükleyip götüren Anış'ın bir parçasının da Miyase olduğunu düşünüyorum.

-Şimdi siz olumlu bakarak belgesel tadında diyorsunuz ya, bu bir kusur da sayılabilir. Ama ben anlatmak istedim, yani o yaşantılar ve o coğrafyalar ister yama gibi dursun, ister güzel bir fon oluştursun, ben onları anlatmak istedim. Duvarda bir tüfek var, evet, o tüfekle ateş edilmeyeceğini bile bile Çehov'a inat duvardaki tüfeği betimledim. Bazen böylesi daha güzel oluyor!

"YAZAR KENDİNİ ANLATIR"


Gelelim bu kitapta ne kadar yaşamöyküsel yan bulunduğuna. Genellikle ilk romanlar bir iç dökme olur, bu kitaptan önce çocuklar için yazdığım roman ve öykülerde çocukluğumu anlatan bölümler olmuştur, yani aslında kısmen daha önce içimi dökmüştüm. Bazılarını ise çocuklar duymasın istedim. Hani gerçeği ona 18'ine kadar söylemezler ya... Şaka bir yana yazar ne anlatırsa anlatsın, kendini anlatır. Bir uzaylının başından geçen fantastik bir romanda o uzaylı yazarın ta kendisidir. Bir polisiyede hem dedektif hem kanlı katil yazarın ta kendisidir. Yani yazar romanının "ALLAH"ıdır. Kullarının alınyazısını yazar, kullarına günahlar işletir, kullarının canını alır, kullarını cennete ya da cehenneme yollar... Bazı yazarlar kahramanlarım benden bağımsız hareket etmeye başladı dediğinde hiç inanmıyorum ben. O mistik bir takılmadır. Cansızı canlı gibi düşünmektir. Palavradır. Sonuç: Bu kitapta Miyase vardır.

- Romanda aykırı bir aşk gibi görünen aşk, bana 70'li yılları anımsattı. Günümüzün sanal dünyasına bir tepki, güzel verilmiş bir cevap. Vefa, bağlılık, sevda, sadakat gibi unsurlar üzerine yeniden düşünmemiz gerektiğini hatırlatıyor.

- Düşünelim evet, ama yalnızca düşünelim. Bunları yeniden yaşatmak, var kılmak, öyle olmak istemek sonuç alınamayacak boş bir çaba benim gözümde. Artık vefa yoksa... yoktur; sevda yoksa... yoktur. Bunlar eski fotograflara bakmak gibi arada bir ah ne güzel günlerdi o günler dedirtecek ve sonra işimize bakacağız. Şimdi vefa ve sevda'nın yerini almış olan şey de bu olguların tam karşıtı duygular değil kanımca. Yalnızca bizimkilere benzemiyor, hepsi bu. Ama insan ilişkileri her çağda bir değer taşır. O değer, o çağın ölçütlerine göre anlamlıdır.

- Hayatımızdan çekilen 'mektup', Piper Pa-25'in belki de belkemiği. Kurguya eşlik eden, olup biteni anlatmaya yarayan bir teknik olduğunu düşünmüyorum. Mektup, tıpkı bir kişi gibi kendi mecrasını roman içinde koruyor.

- Bugüne dek pek çok insana mektup yazdım, hatta bu yazıyı okuyanlardan bazıları da benden mektup almış olduklarını anımsayacaklardır. Ve onlar kadın değildir. Mektup yazmayı severim ve romanda anlattığım Anış' ın annesi erkeklere mektup yazmasın diye okutulmamıştır; benim annem de aynı nedenle okula gönderilmeyen kadınlardan. Ben geçmişte erkeklere mektup yazar diye okutulmamış kızların babalarından ve dedelerinden intikam almak için erkeklere mektup yazdım. Daha samimi bulduğum bu biçimi, romana da uygulamak istedim ve sanırım samimi de oldu.

- Piper Pa-25, roman adı olarak rakamlardan dolayı mekanik, Peter Pan'ı anımsattığı için de sevimli geldi bana. Romandaki ince mizaha paralel giden hüzün gibi...


- Piper Pa-25'in ne olduğunu okurlar kitabın içinde anlayacaklar. Kitaba ad olarak seçeceğim sözcüğün dilimizde bir karşılığı olmasın istedim. İngilizce piper'in anlamı kavalcı, flütçü ya da borucu da olabilir.. Ama yine de bir İngiliz eğer ilgi alanı değilse Piper Pa-25'in söz grubu olarak yani bu haliyle ne anlama geldiğini bilmez. Anlamsızlığı seçmemin nedeni biraz da anlamın zaman karşısında değişmesi, eskimesi... ama ses eskimez, sesin içi anlam gibi boşaltılamaz. Aşk, çalışmak, özgürlük, aile, çevre gibi sözcükler, ya da yönetenlerin pek sevdiği birlik ve beraberlik gibi sözcükler ve söz gruplarının bugün pek çoğumuza hiçbir şey ifade etmediğini görüyoruz. Kitabın adı da bu akıbete uğramasın istedim. Yani anlam değil, ses olmalıydı.

- Anış, biraz da Çalıkuşu'ndaki Feride'yi ve şu an yok olmaya yüz tutmuş çoğu nesneleri anımsattı bana. Örneğin Anadolu'daki define avcılığı kavramının yerini bugün Orta Dünya'da ejderha avcılığı almış. Kültürümüzün dışındaki mitler, motifler bize şimdi daha yakın duruyor.

- Kendi mitlerimizi doğru biçimlerde sunmazsak, kendi mitlerini güzel nakışlı tepsilerde sunanların tarafına doğru uzanmamız doğaldır. Yerli malın yurdun malı herkes onu kullanmalı naifliği ile başka slogan bilmeden ve kendi mitimizi anlamadan araştırmadan da sunamıyoruz ne yazık ki... Hem Anadolu'da hem Orta Asya'da ham haliyle öylece çürümeye bıraktığımız efsaneler, destanlar, kahramanlar var ki... Bir değil, bin romanı besleyecek zenginlikte mitolojimizden şimdiye kadar kimse bir roman çıkarmamıştır. Sen neden yapmıyorsun diyeceksin, yapacağım, hazırlığım sürüyor.

"İNSAN VAR YAZININ İÇİNDE"


-"Üstten iki düğmenin açılması" Anadolu insanının kadına bakışını yansıtan önemli bir imge...

- Evet, tabii sözünü ettiğimiz zamanlarda öyleydi. Gülünç görünse de şimdiki giyinme ve soyunma zıtlığı yanında öyle masum ki "üstten iki düğmenin açık bırakılması". Günümüz kadını ise bedenini göstermek için de göstermemek için de şansını çok zorluyor. Çok uç noktalarda kapanıyor ya da çok uçlarda soyunuyor.

- Hangisi daha keyifli sizin için çocuk kitapları yazmak mı? Yetişkinler için yazmak mı? Ben yetişkin olarak çocuk kitapları okumaktan keyif alıyorum.

- Size bir sır vereyim mi? Bırakın çocuklar için yetişkinler için yazmayı, vergi iade zarflarını yazmak bile mutlu ediyor beni. Yanı sıra alışveriş listesi yazmak... 2 paket makarna, mısırözü yağı, peçete... Neden gülüyorsunuz? Şaka yapmıyorum ki. Bunlar hayatın içinden şeyler. Edebiyat hayatın dışında değil. Çünkü insan var yazının içinde. Alışveriş fişlerinde, faturalarda da insan var. Bir mağazanın adı, satın aldığınız şeyler, sonra kasiyerin adı bile yazıyor o fişlerde... Yazmaktan hoşlanmadığım tek bir şey vardı çalışırken, günlük plan yapmak, ders planı yapmak... Neyse ki emekli oldum da o yapay planlardan kurtuldum.